| |
| |||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #1 |
| | Osmanlı döneminde savaşa gidilirken ülkede ne kadar deli ya da görünüş bakımından eli-ayağı bozuk gulyabani tipli insan varsa hepsi toplanır ve ordunun en ön sırasında düşmanın üzerine yürütülürmüş. Amaç düşmanın psikolojisini bozmakmış. Bi sonraki sırada ise (affınıza sığınarak söylüyorum ama anlatanlar hep böyle söylüyo) "daltarrak" denen adamlar bulunurmuş. Bunlar ise saraya ufak yaşta alınan gayrı müslüm çocuklarıymış. Küçüklüklerinden itibaren sadece pirinç ve hamur işleriyle beslenip izbandut gibi olmaları sağlanırmış. Bi yandan da her gün yağlı elleri ile mermer tokatlayıp idman yaparlarmış. Böylelikle elleri sağlamlaşır beton gibi olurmuş. Zaten mermeri tokatlayarak kıramayanı da savaşa götürmezlermiş.Bu daltarraklar savaşta gürz-kılıç filan kullanmayıp düşman askerlerinin beyinlerini tek tokatla (herhalde "Osmanlı tokadı" lafı da burdan geliyo) dışarı çıkartırlarmış. Düşünün adamın kafasında miğfer var ve bi vuruşta kafa miğferle birlikte dağılıyo. Bu hikayeden de Osmanlının bunca yeri nasıl fethettiği anlaşılıyo zaten. Hey gidinin koca ecdadı be!************************************************** ********** ********* 2. Dünya Savaşı'nda İngiltere başbakanı Churchill Türkiye'nin Almanya'ya karşı savaşa girmesi için elinden geleni yapmış. Hatta sırf bunun için Türkiye'ye gelmiş ve İsmet Paşa'yla Adana'da görüşmüş. Ancak İsmet Paşa'yı savaşa girmeye ikna edememiş.Churchill görüşmeden sonuç alamayacağını anlayınca gerisin geriye dönmüş. Ama Churchill bu. Hemen pes etmemiş kurt politikacı. İngiltere güçlü ama zaten Almanya ile savaş halinde. Bir başka savaşı göze alamadığından Türkiye'yi yolu yordamıyla tehdit etmek istemiş. Ne yapayım da edeyim diye düşünmüş taşınmış. En sonunda ne yapacağına karar vermiş. Hemmen yaverinden bir çuval buğday getirmesini istemiş. Bir mektup yazıp çuvalın içine koymuş. Yaverine "Bunu Türkiye'ye İsmet Paşa'ya bizzat götür. Ve Paşa'nın yanıtını almadan da geri dönme" demiş.Çuval askeri uçakla anında yola çıkmış. Yaver çuvalı İsmet Paşa'ya teslim etmiş ve Churchill'in hemen yanıt beklediğini bildirmiş. İsmet Paşa bir çuval buğdayı görünce çok şaşırmış taabii. Çuvalı açmış bir bakmış ki çuval ağzına kadar buğday dolu ve en üstte de bir mektup var.Mektupta "Biz İngilizler bu çuvaldaki buğdaylar kadar kalabalığız. Almanya'yla ilişkilerinizi kesin. Yoksa fena olur" gibisinden bir yazı varmış. İsmet Paşa'nın gözleri çakmak çakmak olmuş. Yavere beklemesini söylemiş. Odasına girmiş ve yardımcısından aç bir tavuk bulup getirmesini istemiş. Kendisi de oturup bir mektup döşenmiş. Mektupla tavuğu gelen buğday dolu çuvala koymuş. Churchill'in yaverine "İşte cevabım" demiş. Yaver çuvalı almış uçağa atladığı gibi gıdak mıdak sesleri eşliğinde İngiltere'ye uçmuş. İngiltere'ye varır varmaz Churchill'in huzuruna çıkmış. Churchill kendinden emin biçimde çuvalı açınca bir de bakmış ki çuvalın içinde karnı yediği buğdaylardan şişmiş bir tavuk bir avuç buğday ve bir de mektup var. Hemmen mektubu açmış. İsmet Paşa mektuba şunları yazmış: "Bir tavukla başedemeyen İngilizler'den niye korkalım?" ************************************************** ********** *************** Osmanlı’nın ortalığı toz duman ettiği yıllar... Avrupa’da “Arthur oğlum o tabakta bi köfte kalırsa seni Türklere veririm vallaha” lafının çıkıp da halk arasında deyim olduğu zamanlar yağni. Bi İngiliz gasteci Türk ordusunun anlatıldığı kadar disiplinli olup olmadığını araştırmak için (Nereye gelmiş? Türkiye’ye mi? Osmanlı’ya mı? Anadolu’ya mı? Ülkemize mi?.. Ne denir bur’da?) şeye gelmiş eee gelmiş işte. O sırada çok büyük bi alay Konya Ovası’ndaymış. (Niye?) Gasteciyi de Konya’ya getirmişler. İngiliz bütün gün fotoğraf çekmiş askerlerle komutanlarla konuşmuş. Herkese aynı şeyi soruyomuş “Böyle disiplinli bi ordunun sırrı ne?” Her seferinde de aynı cevabı alıyomuş: “Çünkü biz Türküz!” Gece olmuş yatılmış. İngiliz gasteci sabah çadırının penceresinden sızan ışıkla uyanmış. Bakmış saat daha sabahın beşi. “Kalkayım da şu nöbet yerlerini gezeyim. Bakarsın uyuyan bi nöbetçi filan yakalarım da heriflerin fiyakalarını bozarım” diye düşünmüş. Fotoğraf makinasını hazırlayıp ayağının ucuna basa basa dışarı çıkmış. Anaaa bi de ne görsün? Alaydan tek bi Allahın kulu yok! Herrr taraf silme Konya Ovası... Yani o kocca alay binlerce asker çıt çıkarmadan gasteciyi uyandırmadan atını topunu tüfeğini yüklenip çadırlarını toplayıp gitmiş. Osmanlı deyince durup beş dak’ka düşünücen taabi. Kolay mı öyle yedi cihana kök söktürmek! İngiliz gasteci ülkesine dönüp bu olayı yazmış da kimse inanmamış adama. “Sana bu masalı anlatman için kaç kese altın verdiler” demişler alay ederek. Adam da o sinirle evini barkını satıp İstanbul’a gelmiş. Topkapı Sarayı’nın muhafız başısına hikayesini anlatıp Türk ordusuna katılmak istediğini söylemiş. Gavur diye temkinli davranmışlar ama adamın istediği olmuş yine de. Silahhane de namlu yağlama işine vermişler. Orada ömrünün sonuna kadar huzur içinde çalışmış gasteci. ************************************************** ********** ************* İzmir dağlarında dolaşan bir efe varmış. Çok mert namuslu bir adammış. Bi tek kötü özelliği varmış: Bu adamcağız çok sık susar susadığı zaman da gözü başka bi'şey görmezmiş. Günlerden bi gün efemiz dağlarda gezerken yine susamış. İçecek bi'şeyler ararken sağdığı sütleri pazara satmak için götüren bir köylüye rastlamış. Köylüye "Yanında içecek bir şey var mı?" diye sormuş. Bizim zavallı köylü az önce matarasındaki son damla suyu içtiğini söylemiş. Bunun üzerine "Güğümde ne var?" diye sormuş efe. "Süt" cevabına çok sevinmiş. Fakat ne yaptılar ne ettilerse bi türlü güğümün kapağını açamamışlar. Efe köylüye "Açıl bakalım hele biraz" demiş. Tüfeğini doğrultup güğüme nişan almış. Öyle bi atış yapmış ki güğümün sadece bi tarafını delmiş. E diğer tarafı da delecek olsa güğümü taşıyan eşek yaralanırmış. Efe açılan delikten kana kana süt içip sussuzluğunu gidermiş.Bizim köylü akan sütü nasıl durduracağını bilememiş. Ne tıkadıysa süt akmaya devam ediyormuş. Efe bir müddet köylüyü izlemiş; sonra bi kez daha gök gürültüsü gibi sesiyle köylüye seslenmiş: "Hele bir kez daha çekil bakalım!" Köylü kenara çekilince efe nişan almış ve bi kez daha marifetini göstermiş: Az önce açtığı deliği tek kurşunla kapatmış. Ama kapatmak ne kelime kurşun güğümün üzerinde resmen perçin olmuş. Köylü mutlu efe gururlu ayrı ayrı yönlere devam etmişler. Bu olaydan sonra efenin namı "Perçinci Efe" olarak yürümüş. |
| |
| | #2 |
| | Kore de Devir Kore Savaşı günleri. Ne idüğü belirsiz bi savaşın içine müttefiklere hoş görüneceğiz diye dalmışız. Amarikalılar "zaten bizim navy aslanları işi bitirir ama hadi Türkler de istiyor hevesleri kırılmasın gelsinler bari" diye hafiften burun kıvırarak karşılamışlar bizim hükümetin savaşa katılma kararını... Vaay Coni'ye bak. Sen ne zaman adam oldun lan gavur! Sen önce tuvaletine taharat musluğu taktır kıçındaki b.kla geziyosun...İlk Türk birliği Kore'ye varmış diğer müttefik askerlerle birlikte teftiş için sıraya dizilmiş. Bizimkiler tam da Amerikan askerlerinin yanındalarmış. Yalnız Mehmetçikler Amerikan ayılarının yanında biraz çelimsiz kalmış taabi. Amerikalıların komutanı bizim komutanın yanına gelmiş alaycı bir tavırla 'Siz bunlarla mı geldiniz Kore'de savaşmaya Hiç gelmeseniz de olurdu canım' diyerekten bizim askerlerden birini şöyle iki yanından sallamış. Askercik sendeleyip düşer gibi olmuş arkadaşlarından biri tutmuş garibi. Türk komutan bütün sakinliğiyle "Bakın bayım" demiş (Yani İngilizce olaraktan "look mister" demiş. Hem de herifin konuştuğu Kuzey Virginia aksanıyla söylemiş bunu) "Bu asker size saygısızlık olmasın diye öyle sarsıldı. İsterseniz şimdi tekrar deneyin. Aynı şeyi bir daha yapabilirseniz biz tasımızı+tarağımızı toplayıp derhal ülkemize geri döneceğiz."Amerikan komutanı alay eder vaziyette o çelimsiz dediği Mehmetçiği yine sallamaya çalışmış. Ama çocuğu bir milim bile yerinden oynatamamış. Adam bütün gücüyle bir daha denemiş ama nafile. Amarikan komutanı anlamış taabi yanlışını. Hemen bizim komutanın elini sıkmış bütün birliği de tek tek alınlarından öpmüş... "Zaten İngilizcenizin mükemmeliğinden anlamalıydım. Beni affedin" demiş. *********************************************** Churchill ile İsmet İnönü'nün ünlü Adana buluşmasında tarihin akışını değiştiren asıl olay İnönü'nün Churchill'e kanmayıp Türkiye'yi savaşa sokmaması değilmiş. Bu görüşme sırasında İnönü modern tıp dünyasına büyük bir yardımda bulunmuş.İki lider buluştuklarında Churchill İnönü'yü ikna etmek için elini kolunu sallayarak hararetle konuşuyormuş. Ancak İnönü kurt politikacı tabii aslında karşısındakinin niyetini bildiğinden ve kararını çoktan verdiğinden pek de dinlemiyormuş. Öyle sağa sola bakarken Churchill'in elindeki lekelere gözü ilişmiş. Churchill'in ısrarlı konuşmasını durdurmak için bir ara "Sör elerinizin durumunu beğenmedim. Hayrola?" deyivermiş. İngiliz: "Hiç sorma İsmet Paşam! Egzama oldum ve tedavisi de yok mendeburun" demiş. İsmet Paşa konuyu usturubuyla değiştirmenin yolunu bulduğu için gülümsemiş ve demiş ki: "Sör Winston sen bu işi oldu bil". Bundan sonra iki liderin görüşmesi egzamadan başlayıp geyiğe sarmış. Churchill de bir sonuç elde edemeden gerisin geriye dönmüş.Görüşmeden sonra Ankara'ya dönen İsmet Paşa peynircibaşını çağırmış. Ustadan Churchill'e iki teneke küflü peynir yollamasını istemiş. Churchill'e gidecek pakete konması için bir de not yazmış. Notta "Azizim ellerini bunla sabah akşam ov. İki güne bir şeyin kalmaz. İmza: İsmet İnönü" yazıyormuş. Churchill Türkiye'den gelen paketi açınca dudak bükmüş önce ama bir kaç gün sonra elleri iyiden kaşınmaya başlayınca İnönü'nün tavsiyesine uymuş. İki gün içinde ellerinde egzama megzama kalmamış. Churchill kalan bir tenekeyi hemmen labaratuara yollamış. Uzmanlar küflü Türk peynirinde acaip antibiyotikler keşfetmiş. Bugün egzema tedavisinde kullanılan kimi antibiyotikler İnönü'nün gönderdiği tenekede bulunanlarmış.************************************************** ** İngiltere Cumhurbaşkanı Atatürk’ü ziyarete gelmiş Ankara’ya. Erzurumlu Teyyo Pehlivan da tesadüf Mustafa Kemal’in yanındaymış. Erzurum’un bi meselesi varmış kentin ileri gelenleri çok rica etmiş “Ata seni kırmaz n’olur şunu bi hallediver” demişler Teyyo Pehlivan da bu nedenle Gazi’ye gelmiş. Bi ara Atatürk’le İngiliz Cumhurbaşkanı satranç oynamaya karar vermiş. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı’na “Oynayalım ama yenersem bana ne vereceksin?” demiş. Bunun üzerine İngiliz “Yenersen Kuzey İrlanda’yı sana veririm. Ben yenersem sen ne vereceksin?” demiş. Gazi biraz düşünmüş “Eğer ben yenilirsem sana Doğu Anadolu’yu veririm” cevabını vermiş.Bunu duyan Teyyo Pehlivan hemen itiraz ederek “Oo Paşam bizim ev n’olacak o zaman?” diye sitem etmiş. Atatürk “Doğru” demiş “Doğu Anadolu’yu veririm ama Teyyo’nun evi hariç”. Bu kez itiraz sırası İngiltere Cumhurbaşkanı’na gelmiş “Teyyo Pehlivan’ın evi yoksa ben Doğu Anadolu’yu ne yapayım” demiş ve satranç oynamaktan vazgeçmiş. KONUNUN UZMANI DİYOR Kİ : Hayatının son yıllarında da olsa ulusal şöhreti yakalamayı başaran Erzurumlu Teyyo Pehlivan -Gerçek adıyla Tayyip İde- bilindiği gibi “masum” yalanlarıyla ünlü. 1998’in son ayında hayata veda eden Teyyo Pehlivan’ın kahvelerde insanları etrafına toplayarak anlattığı pek çok yalan daha şimdiden şehir efsanesi durumuna gelmiş bile. Emin olun bi’kaç yıl sonra bunların masum yalanlar olduğu “unutularak” her biri kendi başına yaşanmış birer hikaye gibi anlatılacak. ************************************************ Vaktiyle pehlivanlar pehlivanı 100 ünlü Türk büyüğünün en iricesi Koca Yusuf'un namı sınırlarımızı aşmış yurtdışına ulaşmış. Aldığı davetler üzerine gitmediği Avrupa ülkesi kalmamış. Gittiği her yerde Almanı'ndan İskoç'una Fransız'ından Rus'una devirmediği yoğurmadığı güreşçi kalmamış. Hatta İngilizlerin meşhur insan azmanı Edvard Allen'i 20 saniye içinde havada döndürüp minder dışına attığı hala anlatılır.Avrupa'yı kasıp kavuran Koca Yusuf'un namı o zaman iyice uzak sayılan yeni dünya Amerikalara da ulaşmış. Koca Yusuf büyük bir gösteri maçı yapmak için New York'a davet edilmiş. Talihin garip oyunu Koca Yusuf'un şanına yakışacak yolculuk için ilk seferini yapacak olan Titanik'ten bir yer ayarlanmış. Malum kaza hem Titanik'in hem Yusuf'un sonu olmuş. Ancak Cihan pehlivanının başına gelenler oldukça trajik. Dönemin en güçlü adamı olan Yusuf batan gemiden kolaylıkla kurtulup yüzmeye başlamış. En yakındaki filikaya yönelmiş. Fakat filikanin mürettebatı "Bu yigit bizi de filikayı da batırır almayalım" diye tutturunca tayfalardan biri o sıra filikanın kenarına tutunan Koca Yusuf'un parmaklarını baltayla keserek filikadan ayırmış. KONU NUN UZMANI DİYOR Kİ : Koca Yusuf'un ölümüyle ilgi anlatılan öyküler Titanik efsanesiyle birleştirilmiş. Bilinen Koca Yusuf hikayesine göre; pehlivan Amerika'ya giderken değil gelirken bindiği geminin kaza yapması sonucu hayatını kaybetmiş. Filikaya tutunduğu kimine göre parmaklarına kimine göre bileğine vurulan balta darbesiyle tutunduğu filikadan kopartmışlardı Koca Yusuf'u. Diğer bir efsaneye göreyse: Koca Yusuf tüm gösteri maçlarında kazandığı yüklü miktardaki altını her zaman yanıda taşırmış. Koca Yusuf servetini batan gemide bırakmaya gönlü varmadığı için hepsini kuşağına bağlamış ve denize atlar atlamaz külçe gibi okyanusun dibini boylamıştır. |
| |
| | #3 |
| | Biliyorum Çocuğum.. Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu.-Hatay işi benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız.Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak: -Atatürk! Üzülme arkanda biz varız diye bağırdı.Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları kalkmış ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu sırada gözlerini gence diken Atatürk onun bu sözüne karşılık olarak:-Biliyorum çocuğum onu bildiğim için böyle konuşuyorum diye karşılık verdiAta ya Hakaret eden Köylü Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler. -Mahkemeye veriyoruz dediler size küfür etmiş.Atatürk sordu: -Ben ne yapmışım ona? Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar: -Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan. Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş: -Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi? -Hayır... -Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.Ata nın Cevap Veremediği Tek İnsan..? Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:-Türklere rahat vermemeli ki başka sahalarda ilerleyemesinler...Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar savaşlar açarlar Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi. Onların neden zengin bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.Atatürk Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:-Bu köşk kimin? -Kirkor’un... -Ya şu koca bina? -Yargo’nun... -Ya şu? -Salomon’un... Atatürk biraz sinirlenerek sormuş: -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur: -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de Tuna Boyları’nda Balkanlar’da Arnavutluk Dağlarında Kafkaslar’da Çanakkale’de Sakarya’da savaşıyorduk paşam...<br>Atatürk bu anısını naklederken: -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur der dururduAtatürk ve Nöbetçi İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu. Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere: -Siz beni burada bekleyiniz ben yalnız gideceğim dedi.Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat tabii bir şey söyleyemediler.Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile: -Dur!... diye gürledi. Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak: -Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim? -Mustafa Kemal’sin komutanım. -Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak diyorsun?...Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:-Komutanım Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel o zaman nereye istersen git!Atatürk geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi. |
| |
| | #4 |
| | TÜRK ün Şanı... Mustafa Kemal 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere özel muamele yapıldığını ve Anadolu çocuklarından üstün tutulduklarını gördükçe üzülüyordu. -Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız? diyordu. Aynı ızdırabı ben de duyuyordum. Yafa’da Mustafa Kemal’in bölüğünde alaydan yetişmiş Makedonya Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı Anadolulu kıta çavuşlarına kötü davranıyor yeni Arap erlere karşı ise gereğinden fazla tolerans gösteriyordu. Onların azarlanmasına hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu.Mustafa Kemal başından geçen bir olayı şöyle anlattı:-Bir gün Makedonyalı yüzbaşı kıta çavuşlarından birini bölük komutanı odasına çağırdı. Müfit’le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk delikanlısı idi. Yüzbaşı gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı. Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:-Sen diyordu nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır ağır sözler söylersin? Kendini iyi bil sen onların ayağına su bile dökemezsin...Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü.Dayanamadım. -Yüzbaşı efendi susunuz! Diye bağırdım birden şaşırdı sözlerinin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu.-Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi ben de![]() -Evet çok fena hakaret ettiniz buna hakkınız yok bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi bir çok bakımdan yüce olabilir fakat senin de benim de Müfit’in de ve çavuşun da mensup olduğumuz ırkın da büyük ve asil bir millet olduğu asla inkar edilemez bir gerçektir.Yüzbaşı başını önüne eğdi utanmıştı.Yıllar sonra bir gün Ankara’da beni de şahit göstererek anlattığı bu gerçek olay karşısında görüşü şu idi:-Bu ve buna benzer olaylar Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır.Mustafa Kemal’in Türk Tarih Kurumu’nu kurmasının en büyük nedeni bu asil düşüncede aranmalıdır. Atatürk Türk Milleti’nin asaletine büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını hayatı boyunca amaç edinmiştir milletine:-Ne mutlu Türküm diyene hitabıyla seslendiği zaman buna varlığı ve içtenliği ile inanmıştı:Ali Fuat CEBESOY Sınıf Arkadaşım ATATÜRKHATAY 1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı: “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu. Herkesin gözleri yaşarmıştı hıçkırıklarını tutamayanlar vardı. Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak: -Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi. On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde hasta ve bitkin olmasına rağmen Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu fakat Atatürk’ü yitirdik.İsmail Habib bu konuyu şöyle bitirir:“Hatay Hatay! Seni kurtaran aynı zamanda senin şehidin oldu!”A.H.PAR / M.A.ÖNEN Atatürk’ü Anlamak s.83-84ATATÜRK Ve Trikopis Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşları Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl getirildiğini şöyle anlattılar:Trikopis diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin huzuruna çıkarıldıkları zaman hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi bunları oturtmuş kendilerini teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu sevk ve idareyi eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini söylediği zaman Trikopis:-Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım diye intihar edemediğini anlatmak isterken Gazi:-O size ait bir düşüncedir diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:-Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı eleştiriler yapmış Trikopis:-Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki Kolordu Komutanı’nı göstererek) bu yapamadı demiş.Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan birine: -Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş subay:-Başkomutan Mustafa Kemal deyince adam hayrete düşmüş:-Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda oturuyordu diyerek derdini dökmüş.Em.Tümg. Muzaffer ERENDİL İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk![]() |
| |
| | #5 |
| | MERZİFONLU KARA MUSTAFA PAŞA NIN İDAMI Viyana’da mağlup olan Merzifonlu Belgrad’a gelmiş padişahın kararını beklemekteydi. Neticede padişah Merzifonlu’nun kafasını getirmek üzere Ahmet Ağa’yı görevlendirdi. Ahmet Ağa Belgrad’a geldi ve Merzifonlu’ya: -Hünkarımız sizden emanet olan mühr-i hümayunu sancak-ı şerifi ve müftah-ı kabeyi ister dedi. Merzifonlu istenilen şeyleri Ağa’ya teslim etti ve: -Bize ölüm var mı Ahmet Ağa diye sordu. Ahmet Ağa da: -Olmak gerek sultanım diye cevap verdi. Merzifonlu bu sözlerden sonra iki rekat namaz kıldı odada bulunanları dışarı çıkardıktan sonra ilmeği eli ile boynuna geçirdi Ahmet Ağa’ya:-Hadi Ahmet Ağa bizi dualarından eksik etme işini bitir dedi. Celadlar iki yandan çektiler ve Merzifonlu’yu boğdular. Kesilen baş bir torbaya konulup Edirne’ye yollandı. Tarihi kaynaklara göre Merzifonlu’nun kesik başı Edirne Sarayı’nın önüne konduğu zaman bir yıldırım isabet edip kafayı yakmıştırMEKTUP 1677 yılında Osmanlılar aleyhine Rusya ile Lehistan gizli bir anlaşma yapmışlarsa da Merzifonlu Paşa’nın bundan haberi olmuştu. Derhal hem Rusya’ya ve hem de Lehistan’a aşağıdaki mektubu yazıp kendilerini tehdit etti: -Lehistan ile Rusya devletlerinin aleyhimizde birleşmekte olduğunu biliyoruz. Ancak bu birleşme bizi ürkütmemiştir. Allah’a hamdolsun ki Osmanlı Devleti’nin kuvveti o kadar çoktur ki değil Rusya ve Lehistan’ın birleşmesi 7 ve 9 kral birleştikleri halde sakalımızdan bir tek kıl dahi koparmamışlardır.BOMBACI MEHMED Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmet Çavuş’tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları birkaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemek istemişlerdir. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı hastaneden tabur komutanına şöyle bir mektup yazmıştır: “Sağ kolumu kaybettim zararı yok sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz affediniz muhterem komutanım.BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ ( Çanakkale Savaşı’ndan) O gün Boğaz tabyaları arasında en çok işi gören ve en çok hasara uğrayan Mecidiye tabyası oldu. Cevat Paşa tabyanın feci durumunu haber almış ve onları ziyaret için hareket etmişti. Tabyanın durumu hazindi. Yıkıntılar arasında dolaşırken bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip:-Ne var evlat? diye sordu. Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyetini aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu. Cevat Paşa: - Gözlerine bir şey mi oldu oğlum diye sordu. O zaman nefer tok bir sesle: -Üzülmeyin efendim diye cevap verdi. Benim gözlerim göreceğini gördü. <br>Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve Ocean destroyeri hareket edemez hale getirilmişti. Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu |
| |
| | #6 |
| | ADALET.. Bir aslan bir kurt ve bir tilki ava çıkarlar bir geyik bir koyun bir de horoz avlarlar. Aslan kurda:-Şimdi bunları adaletle paylaştırıp sohbetimize tat ver der.Kurt: -Ey cihan padişahı geyik sizin koyun benim horoz da su zavallı tilkinindir. Aslan bir kükremeyle kurdu kan revan içinde yere serer. Tilkiye dönüp:-Tez sen üleştir der.Tilki ey yiğitler ülkesinin tek hükümdarı: -Koyun sabah kahvaltınız geyik öğle yemeğiniz horoz da sultanıma çerezdir der.<br>Aslan: -Aferin sana bu adaletli taksimi kimden öğrendin <br>Tilki: -Şu yerde yatan kurt kardeşten öğrendim der. (Mevlana C.Rumi Mesnevi’den )II.MEHMED İN MEKTUB U Haçlı ordularının Balkanlarda ilerlemeleri karşısında II.Mehmet (Fatih) devlet erkanının isteği üzerine babasını tahta davet etti. Ancak II.Murat oğlunun prestiji kırılmasın diye ilk teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine II.Mehmet babasına aşağıdaki tarihi mektubu yazarak onu ikinci defa tahta davet etti: “Eğer padişah biz isek size emrediyoruz gelip ordunuzun başına geçin. Yok padişah siz iseniz gelip devletinizi müdafaa edin!FATİH İ KIZDIRAN SUAL Fatih Sultan Mehmet sefere giderken nereye gidebileceğini kimseye söylemezdi. Fatih gene bir sefere hazırlanırken kadılardan biri kendisine: -Şevketlü sultanım dedi acaba sefer-i hümayununuz ne tarafadır? Fatih bu soruya kızdı ve kadıya şöyle dedi: -Hoca efendi sakalımın tellerinden biri yapmak istediğimi bilmiş olsaydı onu hemen koparır ve yakardım.NEZAKET Kanuni Süleymaniye Cami’nin temelini atarken yanında bulunan Şeyhülislam Ebusuud Efendi’ye: -Üstadım dedi bu işe benden daha layıksınız yapılacak caminin temel taşını siz koyunuz. Bir şaheser olan Süleymaniye Cami bittikten sonra ise Mimar Sinan’a:-Bu cami-i şerifi sen yaptın. Kapılarını ibadete açmak senin hakkındır demiştir.KIYAFET Yavuz Sultan Selim kıyafetinin sadeliği ile meşhurdur. Onun düşüncesine göre süs kadınlığın sadelik erkekliğin özelliğidir. İşte bundan dolayı bir gün şehzade Süleyman muhteşem bir kıyafetle karşısına çıkınca: -Sen böyle giyinirsen anan ne giysin Süleyman? diye oğlunu azarladığı söylenir NAMIK KEMAL Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem bir gün babasından şu unutulmaz mektubu aldı:-Ekremciğim ne yapacağım bilemediğim için sana mektup yazıyorum. Ama ne yazacağımı da bilemediğim için sözüme son veriyorum; gözlerinden öperim.YARIM MİLYON.. Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? diye sordu. Olabilecek bir şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:-Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye sordu. Adamcağız yüzüme baka kaldı: -Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi. -Benimle olmaz beyefendi hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız. |
| |
| | #7 |
| | ATA NIN YOLUNDAN GİDENLER... İzmir Hakimiyet-i Milliye Okulu’nda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün Atatürk de İzmir’de bulunmaktaydı. Onu da davet ettik. “Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda “Geliyor” denildi. Koştuk karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında yaverler paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük küçük herkes onu yakından görmek sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan bocalıyor bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu. Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle:-Senin ismini andıkça senin resmine baktıkça seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum diye haykırdı.O zaman o da kollarını açarak: -Öyleyse gel öp! dedi. Ali koştu boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı?-Biz de biz de!Diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler öptüler. Heyecandan sevinçten ağlıyorduk. Yaverler paşalar ve hatta kendisi bile...Evet yaptığı harplerin heyecanı kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi:-İşte benim neslim bunlar! DÜŞMANDAN KAÇILMAZ.. Çanakkale Savaşı’nın en amansız günüydü. Mustafa Kemal 34 yaşında Arıburnu’nda İstanbul’u karadan çevirip almak isteyen düşmanların karşısındaydı. 25 Nisan günü İngilizler Arıburnu’na asker çıkarmaya başlamışlardı. Orada bulunan küçük birlik geri çekiliyordu. Bunu gören Mustafa Kemal karşılarına dikildi:-Nereye gidiyorsunuz? -Efendim düşman...-Nerede? -İşte 261 rakımlı tepede düşman çıkarma yapıyordu. Bizim birliklerden daha yakındı. Kaybedecek zaman yoktu. -Düşmandan kaçılmaz. -Kurşunumuz kalmadı. -Süngünüz var ya... Süngü tak!... İleri?... Mehmetçikler büyük komutana uymuş süngü takmışlardı. En uygun noktaya geldiler.-Yat... Düşman askerleri karşılarında ateşe hazır Türk kuvvetlerini görünce sindiler ve ateşe başladılar. Zaman kazanılmıştı. Mustafa Kemal yanındaki subayı gerideki birliklere haberci gönderdi. Yetişen Mehmetçikler düşmanı püskürttü.NE KADAR BASİT BİR ANEKTOD GİBİ GÖRÜNSEDE İŞTE DEHA VE KOMUTANLIK BUDUR..İDARE ETMEK YÖNETMEK... ATA VE KÖYLÜ Bir gün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği sınırları içindeki bir tarlayı kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Uyardılar dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler.Atatürk denetlemeye çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek: -İşte budur dediler.Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü; yaklaşınca sordu: -Burada ne yapıyorsun? Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:-Tarlayı sürüyorum. -İyi ama bu tarla senin midir?-Değildir. -Kimindir? -Atatürk’ündür!.. Köylü bu cevapları vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk kendi toprağına tecavüz edildiği için değil haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:-İyi ama sen başkasına ait bir toprağın ona sorulmadan ve izin alınmadan sürülüp ekilemeyeceğini bilmiyor musun?Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki: -Biliyorum fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!Atatürk’ün kaşları çatıldı büyük bir merak ve hayretle ona sordu:-Bu hakkı nereden alıyorsun? -Çok basit... Atatürk bizim babamız değil midir? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur? Atatürk’ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme oldu; köylünün sırtını okşadı ve: -Haklısın!.. diyerek uzaklaştı. N.A. BANOĞLU Nükte ve Fıkralarla Atatürk s.99-100YUNAN BAYRAĞI Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti:Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu: -Buyurunuz geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı bu evden içeri bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.Atatürk o yerde serili bayrağın önünde bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.-O geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.Bayrağı yerden kaldırttı bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.A.H. PAR M.A. ÖNEN Atatürk’ü AnlamakSULTAN ANA Atatürk İzmir zaferinden sonra ilk kez Adana’ya gelmişti. Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla topraktan ayırabiliyorduk. O genç alçak gönüllü kurtarıcı bu coşkun kendinden geçmiş halkı selamlaya selamlaya hükümet konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti. Merdivenlerin yarısını indiği sırada bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes nefese sıçrarcasına merdivenleri çıktığını gördük.Gazi Mustafa Kemal durdu köylü kadını yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı sonra bir ana sesindeki sevecenlik ve özlemle:-Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı saçlarını öpeyim... Bu benim adağım umduğumu çok görme...Genç komutanın yüzüne bir huzur ve sevinç yayıldı başını ona doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı öptü. Sonra da sarı fulyaları ayağının altına sererek:-Adağım yerini buldu koca yiğit tuttuğun altın kılıcın keskin olsun her muradın yerine gelsin dedi.Bu köylü kadın bizim cephe arkadaşımız “Sultan Ana” idi. BEN GELİYORUM Yavuz Sultan Selim 1515 yılında Dulkadiroğlu Alaüddevle’yi Turnadağ Savaşı’nda mağlup etmiş ve bu ülkeyi sınırları içine katmıştı. Ancak Mısır Sultanı Kansu Gavri elçi yollayarak bu fethi protesto etmişti. Elçi Yavuz Sultan Selim’e: -Hutbelerinde sultanımızın adı okunan memleketleri iade ediniz dediğinde Yavuz Sultan Selim şöyle cevap verdi:-Sultanına söyle hutbe ve sikkede adının muhafazasını bizim memleketimiz Anadolu’da değil Mısır’da düşünsün. Elçi başını eğip: -Ben bunları sultanıma nasıl söylerim. Siz bir elçi gönderin de o söylesin deyince Yavuz:-Elçiye lüzum yok ben geliyorum demiştir.İstanbul un Fethi Şu beşikteki yavruya nasip olacak. Sultan II.Murad zamanında Ankara’da bulunan Hacı bayram Veli’yi vezir sultana şikayet eder: -Ankara’da bir çıkmış etrafına bir çok mürid toplamış sizin makamınıza göz dikmiş der.Padişah iki asker gönderir: -Eline kelepçe vurun getirin der.İki asker Edirne’den yola çıkarlar. Hacı Bayram Veli bundan manen haberdar olur. Yanına bir müridini alır ve Ankara dışında askerleri karşılar. Hacı Bayram Veli sorar: -Nereye gidiyorsunuz? Onlar da: -Ankara’ya. Orada biri çıkmış sultanın makamına göz dikmiş. Onu alıp padişaha götüreceğiz derler.Bunun üzerine Hacı Bayram Veli: -O benim. Buyurun elime kelepçe vurun gidelim der.Askerler: -Aman efendim biz sizin gibi bir zatı götüremeyiz. Onu bulamadık diyelim biz dönüp gidelim derler.Hacı Bayram Veli: -Hayır padişahın emrini yerine getirmelisiniz der.Beraberce Edirne’ye gelirler. Padişahın huzuruna çıkarlar. Padişah onun konuşmalarından hal ve hareketinden söylendiği gibi biri olmadığını anlar. Bu sırada kötü niyetli vezir Hacı Bayram Veli’yi zehirlemek ister. Hacı Bayram Veli’nin şerbetine zehir koyar. Şerbeti sıra ile verir. Sıra Hacı Bayram Veli’ye gelince alır yanındaki müridine verir:-Oğlum bunu vezir niyetine iç der.Mürid içer ve vezir ölür. Bunun üzerine Hacı Bayram Veli der ki: -Padişahım şerbeti ben içse idim siz ölecektiniz mürid içince vezir öldü.Padişah Hacı Bayram Veli’ye sorar: -Babam İstanbul’u fethetmek için çok çalıştı müyesser olmadı acaba bize müyesser olacak mı?Hacı Bayram Veli cevap verir: -Şu beşikteki yavruya nasip olacak. Beşikte henüz altı aylık olan Fatih Sultan Mehmet vardır. |
| |
| | #8 |
| | TÜRK OLARAK DOĞMAK... Atatürk kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.Bir gün sofradakilerden biri: -Paşam demişti kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir ne eşsiz anılarınız vardırAtatürk güldü ve Conker’e döndü: -Nuri anlatsın dedi.Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle: -Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi yanıtını verdi. Deminki soruyu soran kişi sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin kez pişman oldu.-Aman efendimiz diyecek oldu Atatürk hemen sözünü kesti:-Bana insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir. |
| |
| | #9 |
| | EVLADIN NE ÖNEMİ KALIR ? Atatürk Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı. Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor oğluna:-Etme eyleme evine dön bugün yarın şehir basılacak Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar sen aileni düşün diyordu.Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:-Sık sık sana gelen kimdir? -Babam!.. -Ne istiyor? Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:-Hizmetinden memnunum fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor git! Git fakat babana söyle ki vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?GÖREV ADAMI Osmanlı şeyhülislamlarından olan Molla Fenari şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alışverişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri vermesi gerekiyordu ama satın aldığı adam zorluk çıkartır. Atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadı Molla Fenari’yi yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat o gece at öldü. Adam ertesi gün olanları Molla Fenari’ye anlattı mağdur olduğunu ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari:-Senin zararını ben ödeyeceğim dedi.Adam hayretle Molla Fenari’ye baktı: -Niçin siz ödeyeceksiniz konuyla ilginiz ve suçunuz yok ki dedi.Molla Fenari: -Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım olaya müdahale eder atı geri verdirir paranı iade ettirirdim. Bu imkan şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararı ben ödeyeceğim dedi.BANA BENZER Mİ ? Bir gün askeri bölgeye giderken otomobili bozuldu. - Yürüyelim otomobil yapılınca arkadan gelsin dedi.Atamızla arkadaşları yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı: - Dur. Kimsin? Durdular Mehmetçik geldi:- Buralara Atamız gelecek. Geçmek yasaktır. Ata güldü: - İyi bak Atatürk bana benzer mi?Mehmetçik baktı gözleri parladı.- Benzemeye benzer ama askerlik bu bir de onbaşım görsün dedi |
| |
| | #10 |
| | BU MİLLETE UŞAKLIĞI ÖĞRETEMEDİM !! İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu |