HarbiForum  

Tarihimizden Hikayeler...

Türk Tarihi & Türk Büyükleri bölümde Tarihimizden Hikayeler... konusunu görüntülüyorsunuz.Emir Sultan Yıldırım'ın Timur Han'la savaşmasına razı değildir. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş ...
Geri git   HarbiForum > Bizi Biz Yapan Değerler > Türkiyemiz > Türk Tarihi & Türk Büyükleri

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Yeni Konu aç Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09.08.07, 00:58   #41
Standart


Emir Sultan Yıldırım'ın Timur Han'la savaşmasına razı değildir. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş kavgasına mani olamaz. Çekilir bir taraflara. Hatta bu kayıtsızlığa mana veremeyen Hundi Hatun sorar:
-Babamı yalnız mı bırakıyorsun?
-Bak hatun! Ne bu savaşın bir manası var ne de babanın kazanma şansı. Eğer elinden bir şey geliyorsa hiç durma geç olmadan çevir onu.
-Niye öyle söylüyorsun. Babam mağlubiyet tatmamış bir sultandır.
-Evet Timur da mağlubiyet tatmayan bir hakandır. Sen onun kaç devleti yıktığını biliyor musun? Üstelik ülkesi daha büyük askeri daha fazla. Dahası Maveraünnehir illeri ilimde de sanatta da çok önümüzde.
-Sen babamın manevi zırhı değil misin?
-Peki sen Timur'u koruyucusuz mu sanıyorsun. O zamanın kutbundan dua aldı. Ancak Hace Hazretleri’nin dahi böylesi bir savaşa rızası yok.
-Ne yapmalıyız peki?
-Baban aklını örten öfkenin farkına varmadıkça ne yapabiliriz ki
-Diyelim ki öfkesi galip geldi.
-Zor günlere hazırlansanız iyi edersiniz.
Ankara Savaşı’nda yaşanılan acı mağlubiyetin ardından Timuroğulları Bursa'yı muhasara altına alırlar. Şehir halkı zor durumdadır hatta aç kalır. Ahali gelip Emir Sultan'ı bulur ve çok yalvarırlar. Mübarek bir kağıda bir şeyler karalar ordugaha yollar. O kağıtta ne yazılıdır bilemiyoruz ancak hemen o gün çadırlar sökülür. Asya yollarına göç düzülür.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:59   #42
Standart


Ulu Cami...

Yıldırım Bayezid Niğbolu zaferinde kazanılan ganimetlerle muhteşem bir mescit yaptırmak ister. Mimarlar bugün Ulucami'nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir "Evim de evim" feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker bütün tekliflere "olmaz" der. Önce vezirler sonra bizzat Sultan kadının ayağına gider iknaya çalışırlar. Ama o direnir.
Sultan Bayezid caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar çözüm yolu arar. Kadılar "mal onun değil mi" derler "satarsa satar satmazsa satmaz!" Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bayezid'in aklına damadı gelir. Emir Sultan'ı bulur meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder:
-Acele etme! der bir gecede neler değişmez?
İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azap endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar alemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz'in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir ama bırakın yürümeye kıpırdamaya mecali yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryat figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan'ı görür:
-Herkes cennete gitti der ben bir başıma kaldım burada!
Mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar:
-Kurtulmak istiyor musun?
Kadın nefes nefese cevap verir:
-Hiç istemez miyim?
-Öyleyse Sultanımızı üzme!
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:59   #43
Standart


biliyormusun?

Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi'ni bizler doğru dürüst incelememişken bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini...
Bugün ABD'de sadece "Enderun okulu"hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu...



Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :

"Osmanlı Devleti geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda Profesör Hutterroht'un:

"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini...



1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta:

"Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik malumunuz olsun ki Süleyman Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini...


Kotan Necati; Tarih Fıkraları M E.B Yay İst/1988 s. 80


Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli'nin Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak :

"Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar." dediğini...


Gönüller sultanı Mevlana Hazretleri'nin hizmetçisine:

- Bu gün evimizde yiyip içecek birşey var mı?" diye sorup hizmetçisinin de

- "Hayır hiç birşey yok" diye cevap vermesi üzerine sevince garkolup ellerini Yüce Dergah'a açarak:

"Allahım sana şükürler olsun ki evimiz bugün Peygamber evine benziyor" diye Muhammed Mustafa'nın (sav) yolunun tozu olduğunu gösterdiğini...


Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşlarında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks' ın:

"Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Milletler onlardan ders alınız. .. " diyerek hayranlığını itiraf etmek zorunda kalmıştır...



(Refik ibrahim; Efsane Soluklar T.Ö . V. Yay. İzmir/1992 s.51)

---ooo---


Osmanlı Devleti'nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alımıştır. Hatta bu konuda Sultan ll. Abdülhamid devrinde Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köy kitle halinde sürgün edilmiştir...



(Sevinç Necdet; Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı. Kutsan Yay İst-1978 /s. 150)


1717 - 1718 yılları arasında İstanbul' da İngiliz elçiliği yapan G.Montagu'nun hanımı Lady Montagu'nun Osmanlı toplumundaki ticaret ahlakı ile alakalı hatıraların da oldukça enteresan bir şekilde:

"İngiltere'de yalancılar yaptıklarıyla öğünürler.

Burada ise (Osmanlı'da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor. Bu kanun eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür." diye yazmıştır.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:01   #44
Standart


Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da

- "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.

Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.

Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.

Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.

Karınca da "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim.

Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerekdiğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:01   #45
Standart


Türk Gibi Kuvvetli

Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlarına ne zaman ulaştı biliyor musunuz? 7 yaşında tahta çıkan ve 39 yıl padişahlık yapan Dördüncü Mehmed zamanında!

Bu dönemde dünyanın hemen bütün devletleri Türklerin gözüne girmek onlarla diplomatik ilişki kurmak için gayret gösteriyor ve bu konuda adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Ünlü Fransız tarihçilerinden Albert Vandal bu konuda şunları yazıyor:

"En medeni milletlerden en barbarlarına kadar dünyada her devlet; askeri gücünden korktukları Türk Devleti'nin karşısında eğiliyor ve Türklerle hoş geçinmeye çalışıyordu. İstanbul her milletin diplomatlarıyla dolup boşalan bir merkezdi. Osmanoğullarının tahtı önünde eğilmek için büyükelçiler birbirleriyle yarışıyorlardı.

Bu tarafta 'Halife' sıfatını da taşıyan padişaha hükümdarının yüksek saygılarını sunan Buhara elçisi diğer tarafta; şaşaada birbirleriyle yarış eden ve bu uğurda herşeyi göze alan Almanya İmparatoru ile Polonya Kralı'nın elçileri görülüyordu. Polonya elçisinin beraberindekileri o derece kalabalıktı ki İstanbul'a bir Leh ordusunun geldiği sanılabilirdi.

İstanbul'daki büyükelçilerin bando ve mızıka takımlarıyla özel savaş gemileri ve başka donanımları vardı. Törenlerde; önlerinde Hazreti Meryem'in tasvirini götürüyor; Türkler hiçbir taassub eseri göstermeksizin bu alayları seyrediyorlardı. Büyükelçiler sadrazamın eteğini öpmek ve padişahın huzurunda yere kapanmak için acele ediyor adeta birbirlerini yiyorlardı!"

Fransız Büyükelçiliği Baştercümanı olarak bu dönemde görev yapan yazar Antoine Galland da padişahın sefere çıkışı ile ilgili gözlemlerini kısaca şöyle anlatıyor:

"Sultan Dördüncü Mehmed 7 Mayıs 1672 Cumartesi günü Lehistan seferi için İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda bundan daha güzel daha muhteşem bir alay görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde bundan daha parlak daha düzenli daha zengin bir geçit töreni yapılamaz.

Ordunun bizzat padişahın kumandası altında şehirden çıkışı güneşin doğuşundan başlayarak tam beş saat sürdü. Polonya sınırına kadar olan merkezlerdeki Türk birlikleri yolda bu orduya katılacaklardı.

Geçen askerler atları da muhteşemdi. Öyle ki insan hangisini seyredeceğini şaşırıyordu. Atların üzerinde fevkalâde güzel örtüler vardı yalnızca başları ve bacakları görünüyordu. Zırhlı olmayanların sağrıları kaplan veya pars postlarıyla örtülmüştü. Üzerlerinde büyük bir ihtişamla oturan sipahiler; kılıç yay sırma işlemeli ve içi oklarla dolu bir okluk taşıyorlardı. Gayet güzel cilalanmış kalkanları vardı.

İlk birlikler geçtikten sonra kalabalık bir mehter takımı yürümeye başladı. Hem kendilerine has yürüyüşleriyle yürüyor hem de çalıp okuyorlardı. Kösler ve davullar vurduğu zaman adeta yer yerinden oynuyordu. Sergiledikleri ihtişam görülmeye değer birşeydi.

Mehter takımından sonra yine sonu gelmez gibi görünen birlikler geçmeye başladı. Türk askerinin demirden yapılmış işlemeli zırhları; rengârenk satenden sarıkları ipek kordonlarla süslü kadife cepkenleri en iyi şekilde yapılmış silahları; seyredenleri hayretle karışık bir hayranlık içinde bırakıyordu. Silahlarına öylesine özen gösterilmişti ki; her ok ayrı ayrı cilalanmış ve süslenmişti..."

İşte böyle bir dönemde orta Avrupa'ya açılan en önemli kapılardan biri olan Uyvar Kalesi fethedildi.

Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa komutasındaki Türk ordusu 18 Ağustos 1663 günü kuşatma harekatını başlattı. Avrupa'nın en dayanıklı kalesi olarak kabul edilen Uyvar'ın düşeceğini ihtimal verilmiyordu. Ancak Türk ordusunun iyi yönetilmesi ve ısrarı karşısında çaresiz kalan düşman kuşatmanın otuz yedinci gününde teslim şartlarını görüşmeyi kabul etti. 24 Eylül günü Türkler Viyana'ya doğru yol alıyorlardı.

Uyvar'ın kaybedilişi Avrupa'da büyük yankılar uyandırdı. Onlara göre Türkler "olmaz"ı daha oldurmuşlardı Onun için herhangi bir konuda gücünü - kuvvetini ortaya koyan kararlılık ve kahramanlık gösteren birine "Uyvar önündeki Türk gibi kuvvetli" diyorlardı. Bu söz Avrupa'da giderek bir "atasözü" haline geldi ve nesilden nesile kullanılır oldu.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:03   #46
Standart


Cihan Padişahı Böyle Olur...

Dördüncü Murad Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud Osmanlı döneminin iz bırakan Padişahları arasındadırlar. Dördüncü Murad iç isyanları bastırma konusunda gösterdiği kararlıkla ve Bağdat'ı fethetmesiyle Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud da daha çok yenilikleriyle ön plana çıkmışlardır. Ama biz burada onları bir başka yönleriyle tanımak istiyoruz. Mesela Dördüncü Murad'ın iyi bir sporcu olduğunu biliyor muydunuz..?

İyi kılıç kullanan iyi ok ve mızrak atan Dördüncü Murad bunu çok çalışmasına ve düzenli olarak spor yapmasına borçluydu. Ağırlık kaldırmada üstüne yoktu ve 260 kiloya yakın gürzlerle idman yapardı. Böyle olunca da pazuları ve kasları oldukça gelişmişti. İri yarı güçlü kuvvetli bir adam olan Silahdarlık görevinde bulunan Musa Paşa'yı kuşağından kavradığı gibi havaya kaldırıp dolaştırdığı ve hiç yorgunluk duymadığı biliniyor.

Zamanın Hind elçisi bir gün Dördüncü Murad'a gergedan derisinden yapılma bir kalkan getirir ve bu kalkana kurşun ve ok işlemediğini söyler. Dördüncü Murad bunu denemek ister ve kalkanı uygun bir yere koydurduktan sonra "harbe" adı verilen kısa mızrağı fırlatır. Harbe bu kalkanı deler geçer. Hemen ardından yayıyla gerdiği okunu fırlatır ve kalkanı yine deler. Hind elçisinin mahçubiyetini düşünebiliyor musunuz?

Derler ki Dördüncü Murad'ın fırlattığı ok tüfek mermisinden daha hızlı giderdi. Nitekim Okmeydanı'nda fırlattığı ok 706.5 metre uzağa gitmiş oraya Dördüncü Murad adına bir nişan taşı dikilmiştir.

Peki ya Üçüncü Selim'le İkinci Murad?

Dördüncü Murad döneminde belki okçulukta "dünya rekoru" sözü edilmiyordu ama Üçüncü Selim bu konuda dünya rekortmeni olarak adını tarihe yazdırmayı başardı. 1798 yılında ve Üçüncü Selim 37 yaşında iken yayını ayağı ile gerdirdikten sonra oku fırlatıyor ve bu ok tam 888 metre 86 santim uzağa düşüyor. Bu "dünya rekoru" olarak tescil ediliyor. Aradan 161 yıl geçiyor ve Amerikalı Don Lauvre Üçüncü Selim'in bu rekorunu kırmak istiyor. Büyük iddialarla herkesi başına topluyor; ayağıyla yayı geriyor geriyor ve okunu fırlatıyor ama bu ok ancak 856 metre 91 santim uzağa düşüyor. Yani Üçüncü Selim'in fırlattığı mesafeden yaklaşık 32 metre daha az!

Don Lauvre bir de ayakta atış yapıyor ve bu atışta ok 777 metre 85 santim uzağa düşüyor. Oysa 1808 yılında Osmanlı tahtına çıkan İkinci Mahmud Amerikan elçisinin de bulunduğu bir törende oku 792 metreye fırlatmıştı.

Demek ki oturarak ve ayakta gerdirilen yayla ok atışında dünya rekoru Üçüncü Selim'e ayakta yapılan atışta da İkinci Mahmud'a ait.

Sözün başında "Cihan Padişahı dediğin böyle olur" demiştik...

Gerçi "Cihan Padişahlığı" dönemi yavaş yavaş sonra eriyordu ama "devletin ölümü" bile farklıydı ve işte böyle dosta -düşmana parmak ısırtan güzellikler de yaşanıyordu.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:03   #47
Standart


Kanije Destanı ...Mutlaka Okuyun..!!!!

Estergon gibi Avrupa içlerindeki serhad kalelerimizden biri de Kanije Kalesi idi. 1600 yılında ele geçirilen kale 1601 yılında 100 bin kişilik bir düşman ordusu tarafından kuşatıldı. İşte bu destan kalede bulunan 9 bin Türk gazisinin ihtiyar mücahid Tiryaki Hasan Paşa komutasında bu 100 bin kişiye karşı verdiği şanlı mücadeleyi anlatır...

Yıllardan beri Osmanlı'nın karşısına hiç bir devlet yalnız çıkamıyor en az üç - beş devletin ordusu bir araya gelerek hareket ediyordu. Yine öyle oldu. Avusturya İtalyan İspanyol Malta ve Papalık askerleri ile Macar ve Fransız gönüllüleri geleceğin imparatoru Arşidük Ferdinand komutasında Kanije Kalesi'ni kuşattılar.

Kanije Kalesi'nin etrafı bataklıkla ve kaleye ulaşmak için köprüler kurmak gerekiyordu. Daha bir yıl önce Türkler başarmıştı ama şimdi onların yaptıklarını taklide kalkışan düşman bunu beceremiyordu. Kurdukları köprülerin gece vakti kale içine çekildiğini görüp neye uğradıklarını şaşırıyor çok sayıda kayıp veriyorlardı.

Bu arada iki düşman askeri esir alınmıştı. Tiryaki Hasan Paşa onları sorguya çekince düşman ordusu içinde bulunan Macarlara pek güvenilmediğini anladı. Peygamber Efendimizin "Harp hiledir" Hadis-i Şeriflerini hatırladı ve düşündüklerini Kara Ömer Ağa'ya anlattı.

Kara Ömer Ağa iki esiri alıp götürdüğü ve onlara :

- "Aslında kendisinin de onlardan olduğunu küçükken devşirilip orduya alındığını" anlattı. "Her gece bin kadar Macar fedaisinin kaleye geçip Türklere yardımcı olduğunu bu durumda işlerinin çok zor olduğunu" söyledi. Kalede bulunan asker ve mühimmat hakkında da oldukça abartılı rakamlar verip onları salıverdi.

Esirlerin götürdüğü haberler düşman ordusunun moralini bozmaya yetmişti. Ferdinand bunu önlemek için askerlerine büyük vaatlerde bulundu. Burçlara ilk çıkacak olanlara 10 köy Tiryaki Hasan Paşa'yı yakalayacak olana ise 40 köy vaad ediyordu. Böyle dolduruşa getirilen düşman ordusu ertesi sabah toplu bir hücuma giriştiyse de Tiryaki Hasan Paşa'nın ustaca manevraları karşısında sonuç alamadılar ve üstelik 18 bin ölü verdiler.

Artık karşılıklı toplar konuşuyor ama Türk ordusunun stokları gittikçe azalıyordu. Bu savaş bir güç gösterisinden çok Tiryaki Hasan Paşa'nın kurnazlıkları ve harp hileleriyle ayrı bir havaya bürünmüştü. Türk ordusundan kaçan iki devşirmenin kaledeki gerçek durumu düşmana bildirmeleri üzerine yeni bir oyun oynadı. Ellerinde bulunan esirlere onların kendi adamı olduğunu inandırıp salıverdi. Böylece düşmanın yeni bir toplu hücuma kalkması önlenmiş oldu. Sahte mektuplarla Avusturyalılarla Macarların arası iyice açıldı. Avusturyalıların Macar beylerini idam etmeyi kararlaştırdıkları bir sırada Macar askerleri durumu öğrenip kaçtılar.

Böylece zaman kazanılmış ve kış günleri gelip çatmıştı. Düşman ne yapacağını düşünürken Kara Ömer Ağa yanına 300 kişi alıp dışarı çıktı ve baskın hareketlerinde bulundu. 900 kişiyi öldürüp 150 esir aldı ve ele geçirdiği 12 topla geri döndü. Düşman panik halindeydi. Bu durumu değerlendiren Tiryaki Hasan Paşa kalede yalnızca 600 kişi bırakarak dışarı çıktı ve hücum emrini verdi. Artık düşman dağılmış kaçıyordu. Akşama kadar 30 bin ölü verdiler ve kalenin çevresi tamamen boşaldı. Geriye düşmandan 47 büyük kuşatma topu 24 bin tüfek 60 bin çadır 14 bin kazma - kürek binlerce araba dolusu yiyecek - giyecek barut ve ilaç erzak ve mühimmat kaldı.

Bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir gerçek destandı. 9 bin Türk askeri kendisinden en az 10 kat fazla bir orduya karşı arslanlar gibi dövüşmüş ve düşmanı adeta topyekun imha etmişti. İşte "Bir Türk on düşmana bedeldir" sözünün isbatı ve işte bu destanın gerçek kahramanı 70 yaşındaki bir Türk büyüğünün bizlere verdiği ders...

Bu akıl almaz derecedeki büyük başarı üzerine Cihan Padişahı Üçüncü Mehmed Tiryaki Hasan Paşa'ya vezirlik rütbesi veriyor ve alışılmışın aksine bizzat kendi eliyle hazırladığı "Hatt-ı Hümayun"u gönderip şöyle diyor:

"Yerin ve ğöğün sahibi olan Yüce Allah'a hamdolsun ki Osmanlı Devleti'ne senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi.

Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda cihad eylerken görürüz.

Ettiğin hizmetler yüce dergâha arzedilip adın iyi adlılar defterine yazılır olmuştur. Berhudar olasın; sana Vezirlik verdim. Seninle birlikte bulunan askerlerim dahi manevi oğullarımdır yüzleri ak ola... Bu mektubumu al kahraman askerlerime okuyup 'Allah'a Peygamber'e ve sizden olan devlet reisine itaat ediniz' mealindeki ayet-i kerimenin yüce manasını onlara bildiresin. Seninle orada bulunanlara dilediklerini ver. Hepinizi Cenab-ı Hakk'a emanet ederim."

Ve işte iltifat karşısında mahçup olan gözyaşlarını tutamayıp ağlayan ve sevinecek yerde üzülen o büyük insanın yine gözyaşları içinde söylediği sözler:

"Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmet karşılığı bize vezirlik vermişler ve 'Hatt-ı Hümayun' göndermişler. Halbuki Kanuni Sultan Süleyman Makbul İbrahim Paşa'yı tam bir selahiyetle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun eline böyle bir yazı vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa Yavuz Sultan Selim Hazretlerinin damadı olduğu ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice zaferler kazandığı halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslam Halifesi'nin Hatt-ı Hümayun'u Kanije savunması gibi küçük bir hizmete mükafaat olmaya başladı. Devletin vezirliği benim gibi kocamış kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim?"

Tiryaki Hasan Paşa'nın o eli öpülesi pir ü fani'nin altın harflerle yazılıp günümüzde her evin her makamın baş köşesine çerçeveletilip asılması gereken bu sözleri üzerine söz söyleyip yorum getirmeye bilmem lüzum var mı?
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:04   #48
Standart


Estergon Kalesi...

Kanuni Sultan Süleyman'ın Padişahlığı döneminde ve 1543 yılında elimize geçen Estergon Kalesi Sancakbeyli haline getirilerek Budin Beylerbeyliği'ne bağlanmıştı. Ancak kale bundan yaklaşık elli yıl sonra Alman Leh Çek ve İtalyanlardan oluşan 80 bin kişilik bir haçlı ordusu tarafından kuşatıldı. Bu sırada Estergon Kalesi'nde yalnızca beş bin Türk askeri bulunuyordu.

Durum gerçekten çok kötüydü ve yardım alma ihtimali de yoktu. Düşmanın teslim olma teklifi Estergon muhafızı Kara Ali Bey tarafından kabul edilmedi. Kara Ali Bey ve yanındakiler "Biz Rumeli gazileriyiz; kelle verir kale vermeyiz!" diyorlardı.

Bu inancı taşıyan er kişilerin savunduğu kaleyi düşürmek elbette kolay olamazdı. Nitekim kuşatmanın uzaması düşman askerlerini yöneten kumandanları çılgına çevirdi ve askerlerini kırbaçlatmaya başladılar Bu durumu gören Kara Ali Bey yüksek bir sesle bağırdı:

- "Şu mel'un kumandan yere düşürülürse kafir askerlerinin hepsi geri dönecektir. Kim onu vurursa kendisine dilediği verilecektir!"

Bunun üzerine Osman isimli bir yiğit "Ya Allah" diyerek tetiği çekti ve düşman kumandanını yere serdi. Ancak ne var ki bu arada kale kumandanı Kara Ali Bey de şehid oldu. O'nun yerine kumandayı o sırada kalede bulunan Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa aldı. Ancak kalede kıtlık ve susuzluk başladığı için yapılacak fazla bir şey yoktu.

Kalede bulunan tarihçi Peçevi İbrahim Efendi durumu şöyle özetliyordu:

- "Sanıç etrafında hararetinin şiddetinden ıslak mermerleri yalayan ve bir damla su için can veren elsiz - ayaksız yaralıların inlemeleri yürekleri sızlatıyordu."

İçerdeki durum gerçekten elem vericiydi. Bu arada Yeniçeri askerinin ayaklanması herşeyi alt - üst etti. Artık teslim olmaktan başka çare yoktu. Aralarında Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa'nın da bulunduğu esirler Tuna nehrindeki gemilere bindirilerek Vişegrad'a götürüldüler.

Estergon Kalesi'nin elden çıkması ve orada verilen şehidler bütün milleti yürekten yaraladı ve işte nesilden nesile söylene gelen Estergon türküsü o günlerin hatırasını hâlâ canlı tutuyor:


Estergon Kalesi subaşı durak
Kemirir içimi bir sinsi firak
Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım

Estergon Kalesi subaşı hisar
Baykuşlar çağırışır bülbüller susar
Kâfir bayrağını burcuna asar

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Bu ateşle yanar kara bahtlıyım

Estergon Kalesi subaşı kale
Göklere ser çekmiş burçları hele
Biz böyle kaleyi vermezdik ele

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Estergon'u vermiş kara bahtlıyım.


Evet... "Kara bahtlılar" Estergon'u gözyaşları içinde düşmana vermişlerdi ama onu geri almaya da ahd etmişlerdi.

Başvezirlik ve kumandanlık görevine tayin edilen Lala Mehmed Paşa kalenin elden çıkışından on yıl sonra bu defa fetih için Estergon önlerindeydi. 29 Ağustos 1605 yılı günü başlayan kuşatma bir ay sürdü ve kale 29 Eylül ele geçirildi. Artık yaralar sarılmış kaybedilen dosta kavuşulmuştu.

Estergon Kalesi bundan sonra 78 yıl daha Osmanlı hudut boylarının müdafaasını yapan bir mücahid gibi görev yaptı. Kale üstümüzde kara bulutların dolaşmaya başladığı günlerde 1683 yılında içimizde silinmez hatıralar bırakarak elimizden çıktı ve bizleri boynu bükük bıraktı. Onun için biz hâlâ o türküyü söylüyor Estergon'u unutmuyoruz unutamıyoruz:


Estergon Kalesi subaşı durak
Kemirir içimi bir sinsi firak
Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım...
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:05   #49
Standart


Kanuni Sultan Süleyman cihangir bir padişah olmanın yanında sanat ve edebiyatla da yakından ilgiliydi. Kırk altı yıllık saltanatının hemen her anını devleti ve milleti için çalışarak geçiren seferden sefere koşarak düşmanlarla cebelleşen bu hükümdar koca bir divan oluşturacak kadar da şiir yazmıştı. Şiirlerini "Muhibbi" mahlasıyla yazan Kanuni'nin şu beyti çok ünlüdür:


halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihân da bir nefes sıhhât gibi

saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdır
olmaya baht u saadet dünya da vahdet gibi

ko bu ıyş u işreti çün kim fenâ dur âkıbet
yâr-ı bâki ister isen olmaya tâat gibi

olsa kumlar sagışınca ömrüne hadd ü aded
gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

ger huzur itmek dilersen ey muhibbî fâriğ ol
olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi...

Anlamı...

halk icinde devletten daha itibarli bir sey yoktur
dunyada sihhatli bir nefes gibi mutluluk yoktur.

saltanat dedikleri sey ancak bir cihan kavgasidir
dunyada birlik gibi mutluluk ve talih yoktur.

birak bu eglence ve icme meclislerini zira sonu fenadir
eger ebedi bir dost istersen sadakat gibisi yoktur.

(bir kum saati gibi olan) omrundeki kumlarin haddi hesabi olmasa da
bu donen sise icinde (en ozeli) bir saattir.

eger huzur bulmak istersen ey muhibbi (hem sevgili hem de kendisi) herseyden arin
dunyada kosesine cekilmek gibi huzur veren bir tek basinalik (huzur) yoktur



Ve padişah böylesine ünlü bir şair olunca Şeyhü'l İslam'dan soracağı fetvayı da şiirle sorar... Meyve ağaçlarını karıncalar sarmış ve ağaçlara zarar vermeye başlamıştır. Padişah buna bir çare ararken ünlü Şeyhü'l İslam Zenbilli Ali Efendi'nin fikrini almak ister ve şu beyti yazarak gönderir:


"Dırahtı (ağacı) sarmış olsa eğer karınca
Zarar var mı karıncayı kırınca?"


Öyle Padişah'ın zamanında böyle Şeyhü'l İslam olur. O'nun cevabı da şiirledir:


"Yarın divanına Hakk'ın varınca
Süleyman'dan alır hakkın karınca!"



Herşey ne kadar güzel ne kadar açık değil mi? Ya Padişah'ın ve Şeyhü'l İslam'ın böylesine güzel yazdığı bir dönemde yetişen gerçek şairler? Yeri gelmişken onlardan söz etmemek olur mu? İşte Türk lehçesinin en büyük şairlerinden biri olarak gösterilen Baki'nin Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı "Mersiye"den bir bölüm:


Tiğın içürdü düşmene zahm-i zebanları
Bahsetmez oldı kimse kesildi lisanları
Gördi nihal-i serv-i ser-efraz-ı nizeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banları
Her kande bassa pay-ı semendün nisar içün
Hanlar yolunda cümle revan etdi kanları
Deşt-i fenada mürg-i heva durmayub döner
Tigın Huda yolunda sebil etdi canları
Şemsir gibi rüy-ı zemine taraf taraf
Saldun demür kuşaklu cihan pehlevanları
Aldun hezar büdgedeyi mescid eyledün
Nakus yerlerinde okutdun ezanları
Ahir çalındı küs-ı rahil etdün irtihal
Evvel konağın oldu cinan büstanları
Minnet Huda'ya iki cihanda kılub said
Nam-ı şerifin eyledi hem gazi hem şehid.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 01:05   #50
Standart


Mimar Sinan

Sultan İkinci Selim çok sevdiği Edirne'ye bir cami yaptırmak isteyince tabii hemen Mimar Sinan'ı çağırdı. Bu cami öyle bir eser olmalıydı ki dünyada eşi ve benzeri olmamalıydı.

Artık ustalığının doruğunda olan Mimar Sinan için bu pek de öyle zor bir iş değildi. Üstelik Mimar Sinan'ın şimdi büyük bir hedefi vardı:

Selimiye Camii'nin kubbesi Bizanslılardan kalan Ayasofya'nın kubbesinden daha büyük olacaktı!

İnşaat altı yıl sürdü ve ortaya muhteşem bir eser çıktı. Mimar Sinan "Allah'ın yardımı ve Sultan Selim Han'ın arzusu ile" caminin kubbesini Ayasofya kubbesinden 6 arşın boydan ve 4 arşın derinlikten geçmeyi başarmıştı. Kubbe 8 filayağına dayanan kasnak üzerine oturuyordu ve kaideden başlayarak 15.86 metre yüksekliğinde idi. Caminin 4 minaresine ise üçer şerefe konulmuştu ve her üç şerefeye de üç ayrı yoldan çıkılıyordu. Böyle bir eser elbette ki yabancıları da hayran bırakıyor gören herkes O'nu gıpta ile seyrediyordu.

Mesela İngilizlerin ünlü mimarlarından Elvis Edirne'deki Selimiye Camiinin kubbesi ile ilgili olarak şunları söylüyor:

- "Bu kubbeyi aşağı indirseniz ve içini altınla doldursanız bile Büyük Sinan olmadan günümüzün teknolojisi ile tekrar yapamazsınız!"

Balkan savaşları sırasında Bulgarlar bir ara Edine'yi işgal etmişlerdi. O sırada camiyi gören ve hayranlıkla seyreden bulgar komutan

"Bu mabedi Türklerin yaptığını bilmeseydim Allah'ın yaratmış olduğunu söylerdim" diyerek hayranlığını belirtiyor.

Sonra camiyi gezen bir Alman profesör ve mimarı da şöyle diyor:

- "Kendimi bütün zamanların mimarlarından daha kaabiliyetsiz görüyorum. Selimiye gibi bir mimari şahasere ve Sinan gibi bir mimara sahip olan bu devleti takdir ediyorum!"

Evet... Büyük eserleri ancak büyük sanatçılar ortaya koyabilirler ve büyük sanatçıları ancak büyük devletler yetiştirebilirler.



DEVAMI GELECEK........
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla

Bu konuyu aşağıdaki sitelere kaydet

Etiketler
hikayeler, tarihimizden


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Konu açma yetkiniz yok
Mesaj yazma yetkiniz yok
Eklenti ekleme yetkiniz yok
Mesajlarınızı değiştirme yetkiniz yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yazarları büyüten hikâyeler Shakespeare Kültür 1 07.09.07 07:12
Şanlı Tarihimizden Sarsıcı Bilgiler ibiramcan Türk Tarihi & Türk Büyükleri 0 06.08.07 19:09
Kısa Hikayeler - Komik Cümleler.. €R€n Harbi Muhabbet 2 18.06.07 10:42
Kısa Hikayeler - Komik Cümleler.. €R€n Harbi Muhabbet 4 16.06.07 00:43


Forum Zaman Ayarları GMT +2 olarak ayarlanmıştır.
Şu Anki Saat: 15:31 .


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0
HarbiForum; Haybeden Değil , Harbiden
Her Hakkı Saklıdır ©2007-2008
Valid XHTML 1.0 Transitional Creative Commons License
İçeriğimizi başka bir sitede paylaşıyorsanız lütfen kaynak belirtmeyi unutmayın,ilginize teşekkür ederiz.
Sitemizde bulunan bir içeriğin telif haklarına veya yasalara aykırı olduğunu düşünüyorsanız lütfen bize bildirin.