| |
| |||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #31 |
| | Hızır Bir padişah Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı. “Kim bana Hızır’ı gösterirse onu armağanlara boğacağım” dedi. Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki: - “Hanım ben padişaha Hızır’ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek ![]() içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır’ı bulamayacağım için benim kelle gider ama siz rahat olursunuz” Adamın karısı kanaatkar biriydi ;- “Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye… Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten” dedi. Ama adam kafaya koymuşt. Padişaha gidip Hızır’ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır’ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek içecekve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti : - “Benim aslında Hızır’ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır’ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim” dedi. Padişah buna çok kızdı: - “Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?” diye bağırdı. Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu: - “Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim? ” - “Efendimiz bu adamın boğazını keselim etini parçalayıp çengellereasalım.” Bu sırada peyda olan nurani ak sakallı bir ihtiyar birinci vezirinsözleri üzerine söyle dedi: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” … Padişah ikinci vezirine sordu: - “Bu adama ne ceza verelim? ” - “Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.” Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” dedi. Padişah üçüncü vezire sordu: - “Ey vezirim sen ne dersin beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”- “Padişahım bana göre bu adamı affedin. Size yakışan sizden beklenenbudur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri deği.l Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli…” Nurani ihtiyar yine söze karıştı: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi: - “Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?” Ihtiyar cevap verdi: - Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten etiniçengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık yatak yüzlerine yün pamuk vb. doldururdu. O dababasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti büyüklüğünügösterdi. Benim söylediğim söz “Herkes aslına çeker” demektir. Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir Hızır istersen (kendinigöstererek) işte Hızır bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm dedi vekayboldu… |
| |
| | #32 |
| | Hırsız Evliya Ortaköy Rumlarının gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz (Hırsız Evliya) derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye.Kosta adında bir Rum Kaptan varmış şarapçılık yaparmış çok da içtiği için ayık anı olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi nerde görse eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak.-Kastın ne Kosta? Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş. Bir böyle iki böyle derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken deniz kabarmaya dalgalar teknesini tokatlamaya başlamış. Derken fırtına kasırgaya kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca kabaran köpüren taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta riyâsız bir gönülle içten içeee dıştan dışa resmen de alenen de hep sevip saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek:- Elimden tut AzizYahya çek sahile beni sana bir küp şarabım var hepsi fedâ olsun sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca Kosta'yı sevenlerden birisi: - Geçmiş olsun Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen? Biraz da meczub bir adam olan Kosta saçını başını eliyle taraklayarak:-Ben aşmadım aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne var ne yok?-Hırsız var. -Hırsız. -Hırsız Aziz adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor. -Ne zaman geldiler? -Az evvel. Onlar gönderdiler beni seni bulmaya. - Pekala hadi gidelim -Ben gelmesem bir mahzuru var mı? - Hayır hiç bir mahzuru yok ama sen de gel.- Peki demiş arkadaşı gitmişler varmışlar ki Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın mahzeninde onları bekliyorlar.Kosta ve arkadaşı loş mahzenin kapısından içeriye girerken Yahya Efendi:-Gel bakalım Kosta. bir söz attın deryaya biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü.Bu durum karşısında ne diyeceğini ne edeceğini şaşıran Kosta Yahya Efendi'nin ellerine kapanarak:-Aziz Baba mahzenim feda size şeref verdiniz bize siz emredin yeter.Yahya Efendi: -En keskini hangi küpte? Kosta kovuklardaki bir küpü göstererek:-aha şuracıkta işte. Yahya Efendi: -Onu için hep birlikte. Kosta elpençe mahviriyyet içre:-Siz? Yahya Efendi. -Biz de içeriz merak etme deyince Kosta yıllanmış şarap küplerini açarak bardak bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki orada ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince Kosta arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya başlamışlar.Kosta arkadaşının kulağına usulca:-Bu işte bir iş var. Bir de biz bakalım şu şarabın tadına diyerek birer bardak da kendileri içince gözleri fal taşı gibi parlamış zira bakmışlar görmüşler ki Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş.İşte Kosta da arkadaşları da o günden sonra mabedlerini de işlerini de değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar |
| |
| | #33 |
| | MURAT HAN'IN OĞLU MEHMET DAİMÎ MUZAFFER! 28 MAYIS 1463 MILODRAZ DÜNYA FATİHİ HAŞMETLİ VE ULU SULTAN'IN İMZALI VE PARLAYAN MÜHÜRLÜ FERMANI AŞAĞIDADIR. BEN FATİH SULTAN HAN BÜTÜN DÜNYAYA İLÂN EDİYORUM Kİ; KENDİLERİNE BU PADİŞAH FERMANI VERİLEN BOSNALI FRANSİSKENLER HİMÂYEM ALTINDADIR VE EMREDİYORUM: HİÇ KİMSE NE BU ADI GEÇEN İNSANLARI NE DE ONLARIN KİLİSELERİNİ RAHATSIZ ETMESİN VE ZARAR VERMESİN. İMPARATORLUĞUMDA HUZUR İÇERİSİNDE YAŞASINLAR VE BU GÖÇMEN DURUMUNA DÜŞEN İNSANLAR ÖZGÜR VE GÜVENLİK İÇERİSİNDE YAŞASINLAR. İMPARATORLUĞUMDAKİ TÜM MEMLEKETLERE DÖNÜP KORKUSUZCA KENDİ MANASTIRLARINA YERLEŞSİNLER. NE PADİŞAHLIK EŞRÂFINDAN NE VEZİRLERDEN VEYA MEMURLARDAN NE HİZMETKÂRLARIMDAN NE DE İMPARATORLUK VATANDAŞLARINDAN HİÇ KİMSE BU İNSANLARIN ONURUNU KIRMAYACAK VE ONLARA ZARAR VERMEYECEKTİR. HİÇ KİMSE BU İNSANLARIN HAYATLARINA MALLARINA VE KİLİSELERİNE SALDIRMASIN HOR GÖRMESİN VEYA TEHLİKEYE ATMASIN. HATTA BU İNSANLAR BAŞKA ÜLKELERDEN DEVLETİME BİRİSİNİ GETİRİRSE ONLAR DA AYNI HAKLARA SAHİPTİR. BU PADİŞAH FERMANINI İLÂN EDEREK BURADA YERLERİN GÖKLERİN YARATICISI VE EFENDİSİ ALLAH ALLAH'IN ELÇİSİ AZİZ PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED VE 124 BİN PEYGAMBER İLE KUŞANDIĞIM KILIÇ ADINA YEMİN EDİYORUM Kİ; EMRİME UYARAK BANA SADIK KALDIKLARI SÜRECE TEBAAMDAN HİÇ KİMSE BU FERMANDA YAZILANLARIN AKSİNİ YAPMAYACAKTIR.Başka dinden ırktan olanlara özgürlük ve hoşgörü sağlayan bu ferman Fatih Sultan MEHMET'in Bosna-Hersek'i fethinden sonra 28 Mayıs 1463 tarihinden Milodraz'da yazdırılmıştır. Aslı Bosna-Hersek Fojnica şehrinde Fransisken Katolik Kilisesi'ndedir. Ferman yeni ortaya çıkarılmış olup Kültür Bakanlığı'nca Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunun 700. Yıldönümü nedeniyle yayımlanmıştır. Tarihte bilinen insan hakları hareketlerinden en eskisi; Fransız İhtilâli'nden 326 1948 Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesinden 485 ve Amerika'nın keşfinden 29 yıl önce uygulamaya konmuştur. |
| |
| | #34 |
| | Seni Uyanık Bilirdik.. İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın : Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni: ; -Bana bak kadın sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince yaşlı kadın :Padişahım! Kusura bakma biz seni uyanık bilirdik onun için evimizde rahat uyuyorduk der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak :-Haklısınız diyerek kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder. |
| |
| | #35 |
| | BaŞka Bİr Şey Bİlmİyorum Mevlânâ'nın talebelerinden biri hac vazîfesini yapmak üzere Hicaz'a gitti. O Hicaz'da iken evinde hanımı Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp Mevlânâ'nın talebelerine gönderdi. Mevlânâ helvayı kabûl edip orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde tepsiden hiçbir şey eksilmedi. Alanlar tekrar aldılar doyuncaya kadar yediler yine eksilmedi. Bunun üzerine helvâ dolu tepsiyi Mevlânâ mübârek eline alıp; "Bu tepsiyi sâhibine göndereyim." diyerek dışarı çıktı. İçeri girdiğinde elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayı getiren hanım tepsisini medresenin mutfağında arattı ancak bulamadı. Mevlânâ'yı da bunun için rahatsız etmedi.Aradan günler geçti hacca gidenler dönmeye başladılar. Bu hanımın da beyi Kâbe'den dönüp Konya'ya geldiğinde o tepsi eşyâlarının arasından çıktı. Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp hayretinden dona kaldı. Beyine; "Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlânâ'nın talebelerinin yemesi için göndermiştim. Tepsiyi ertesi günü arattığım hâlde bulamadım. Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince şaşırma sırası hacıya geldi. O da; "Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı. Biz de tepsiyi aldık elin sâhibini araştırmak da aklımıza gelmedi. Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım. Kimseye vermeyip eşyâların arasına koydum. Başka bir şey bilmiyorum." dedi. Bunun Mevlânâ'nın bir kerâmeti olduğunu anlayınca ona olan bağlılıkları daha da arttı. |
| |
| | #36 |
| | NE SORARLARSA BİLİYORUM DE! Mevlânâ'yı sevenlerden bir kimse Mısır'a ticâret yapmak için gitmeye hazırlandı. Akrabâsı gitmemesi için çok zorladı ise de dinlemedi ve kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine yakınları durumu Mevlânâ'ya bildirip gitmemesini istirhâm ettiler. Mevlânâ da: "Gitme!" dedi. Ancak o kimse dinlemeyip gizlice yola çıktı. Gemi ile yolculuk yaparken bir küffâr gemisi bu gencin bulunduğu gemiye saldırdı. Pek çok yolcu ile berâber bu genci de esir aldılar. Memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırdılar. Genç başına gelen felâketlerin sebeblerini Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anlayıp çok pişmân olup tövbeler edip istigfârda bulundu. Bu şekilde kırk gün devâm etti. Ertesi gün rüyâsında Mevlânâ'yı gördü. Ona;"Yarın senden bâzı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa biliyorum de!" diye tenbihte bulundu. Bir hastalık ile ilgili ilâç târif etti. Genç uyandığında sevince gark olup sabahı iple çekti. Sabahleyin yanına gelenler kendisine; "Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı?" diye sordular. Genç de; "Var!" deyince genci alıp o yerin hükümdârına götürdüler. Meğer o yerin hükümdârı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çâre bulamamış hükümdâr da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç hasta hükümdârı görüp; "Bana şu şu meyvelerden şu kadar şu şu otlardan şu kadar getirin." dedi. Kısa zamanda bulup getirdiler. Genç hepsini güzelce öğütüp karıştırdı ve mâcun hâline getirerek hastaya yedirdi. Hasta Allahü teâlânın izniyle bir anda şifâ buldu. Hükümdâr bu hastalıktan ümidini kesmiş iken birden şifâya kavuşunca gence; "Bir murâdın varsa söyle yerine getireyim. Mal mülk istersen seni zengin edelim." diye ısrârla sorunca genç;"Ben hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim. Âilemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esir alıp buralara getirdiler. Esir olunca başıma gelen bu musîbetin sebebini anlayıp çok tövbe ettim ve hocam Mevlânâ hazretlerinden mânen af diledim. Kendisini kurtulmam için Allahü teâlâya vesîle eyledim. Bu akşam hocam Mevlânâ bana bu size yaptığım şeyleri târif eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi bütün bunlar hocamın himmeti ve bereketiyle oldu." dedi. Hükümdâr genci serbest bıraktı. Çok para vererek zengin eyleyip memleketine gönderdi. Mevlânâ'ya da pek çok hediyeler gönderdi. |
| |
| | #37 |
| | ALLAH'A TEVEKKÜL EDİN Moğolların Anadolu umûmî vâlisi Baycu Noyan Konya'yı muhâsara etti. Konyalılar gâyet sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşadı. Muhasaranın kaldırılması için Mevlânâ hazretlerinin huzûruna çıkıp; "Efendim! Bize merhamet ediniz. Baycu Noyan bildiğiniz gibi Konya'yı muhasara etti. Çoluk-çocuğumuzla gâyet sıkıntıya düştük. Korku içinde yaşıyoruz. Şâyet bize yardım etmezseniz sonumuz felâket olur. Çünkü Baycu Noyan hangi şehri fethettiyse halkı kılıçtan geçirip mallarını yağmaladı. Bu işe bir tedbir istirhâm ediyoruz." dediler. Mevlânâ; "Siz Allahü teâlâya tevekkül edin. Doğru bir îtikâd ile cenâb-ı Hakk'ın evliyâsını vesîle ederek duâ edin. İnşâallah sıkıntınız def olur." buyurdu. Sonra şehirden dışarı çıkıp meydanın ortasında durdu. Kıbleye dönerek namaz kılmaya başladı. Etrafta binlerce Moğol askeri vardı. Baycu Noyan'a kocaman bir çadır kurmuşlardı. Askerler hemen komutanlarına koşup;"Şehirden yaşlı bir kimse çıktı. Mâvi kaftanlı sarıklı heybetli bir kimse... Meydanda namaz kılmaya başladı. Ne bir korku ne bir heyecânı var. Askerlerden hiçbiri yanına yaklaşmaya cesâret edemiyor...." dediler. Baycu Noyan askerlerine; "Ok yağmuruna tutarak derhal öldürün!" dedi. Bu emir üzerine okçular ellerini sadaklarına atmak için davrandıklarında herbirinin kolları yerinden kalkmaz hâle geldi. Hiçbirisi ok atamıyordu. Bu durumu gören Baycu Noyan süvârilere; "Atlara binip kılıçla üzerine saldırın!"emrini verdi. Süvâriler hemen ata binip sürmek istediler fakat atların ayakları toprağa battı. Atlar üzerindeki askeri götüremez hâle geldi. Bunu da hayretle gören Baycu Noyan'ın canı sıkıldı. Kendisi okunu çekip yayını gerdi. Nişan alarak Mevlânâ'ya fırlattı. Attığı üç ok da hedefe değil Baycu'nun önüne düştü. Bu hâli de gören vâli Noyan iyice öfkelenip atını getirmelerini emretti. Ata bindiyse de atı bir türlü hareket ettiremedi. Hiddeti ziyâdeleşen Baycu attan inip yaya olarak hücûm etmek istedi. Fakat ayakları tutulup yüzüstü yere düştü. Yüzü yaralanan Baycu ne yapacağını şaşırdı. Olanları şehirden tâkib eden halk hayretten hayrete düştüler hep bir ağızdan tekbîr getirdiler. Nihâyet Baycu Noyan hiçbir şey yapmaya kâdir olamayacağını ve Mevlânâ karşısında âcizliğini anlayınca;"Bu kimse şimdiye kadar karşılaştığım insanların hiçbirine benzemiyor. Bunun Allahü teâlânın himâyesi altında olan kimselerden olduğu anlaşılıyor. Bu kadar askerî gücümle değil kendisiyle mücâdele etmek üzerine doğru bir adım bile atamadık. Dolayısıyle bununla iyi geçinmekte anlaşma yapmakta fayda vardır." diyerek askerini toplayıp muhâsaradan vaz geçti. |
| |
| | #38 |
| | ŞÜPHESİZ MERHAMET EDER Mevlânâ Allahü teâlânın yarattığı bütün mahlûkâta merhamet sâhibi idi. Bir gün Nefîsüddîn Sivâsî'ye bir kuruş verip ekmek aldırdı. Ekmeği eline alıp bir virâneye gitti. Nefîsüddîn de gizlice onu tâkibe başladı. Sonunda Mevlânâ'nın o ekmeği yeni yavrulamış bir köpeğe kendi elleriyle yedirdiğini gördü. Mevlânâ dönüşünde Nefîsüddîn'in kendisini tâkib ettiğini anlayıp; "Bu hayvan yedi gündür açtır ve yavrularına şefkatle bakmış ve hiç yanlarından ayrılmamıştır. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; "Merhametlilerin en büyüğü olan Allahü teâlâ kullarından merhametli olanlara merhamet eder. Ey ümmet ve Eshâbım! Siz de O'nun yarattıklarına merhamet ediniz ki size de semâ ehli merhamet etsin" buyurdu. Nefîsüddîn bu sözler üzerine ağlayarak Mevlânâ'nın ellerini öptü ve hayvanlara bile bu kadar merhametli olan siz tabiatiyle ahbâb ve dostlarınıza da merhamet edersiniz." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ; "Evliyâullahın merhameti pek çoktur; bütün mahlûkâta ve ahbâblarına da şüphesiz merhamet eder." buyurdu. |
| |
| | #39 |
| | Osman Gazi nin Rüyası... Osmanlıların kuruluş yıllarındaki manevi erlerden biri de Ebdal Kumral’dır. Manevi ikramlarla donatılmış bir hal ehlidir. Bir gün Ermeni derbenti denen mevkide Hızır Aleyhisselam’la karşılaşır. Hızır Aleyhisselam Osman Gazi’yi kastederek: -O yiğidin istikbali çok parlak der![]() -Var bul onu ve müjdeyi ver! -Nasıl bir müjde? -Yakında rüyasını görür. -Sırrı bileydik tabirini yapardık.-Tabir Şeyh Edebali’ye yakışır. Ebdal Kumral dergaha koşar. Vardığında sohbet başlamıştır. Bir köşeye sokulur diz çöker. Bakın şu işe ki Osman Gazi de oradadır. Genç mücahid kelimesini kaçırmadan şeyhini dinler.Edebali Hazretleri: -Toprağa bağlanın! der -Su kullanın ağaç dikin bahçelerinizi elden geçirin. -Fukaraya sahip çıkın alimlere hürmet edin.Ve bir sır fısıldar: -Heybetli görünmek isteyen Kuran okusun!Gecenin ilerleyen saatlerinde Osman Gazi el öper müsaade ister. Edebali Hazretleri gözlerini kısar geceyi dinler. Sonra nedendir bilinmez: -Sabah ola hayr ola der -Gelin kalın burada! Bu diyarda ona itiraz ne mümkündür. “Başüstüne” der baş eğerler.Derhal döşekler serilir kandiller çekilir. Avludaki takunya tıkırtıları azala azala kaybolur. Ocaktaki meşe kütüğü çatırtıyla yanar duvarda kızıl lekeler dolaşır. Dolunay ak gölgelerle ilişir ılık zemine. Uzaktan uzağa ulumalar duyulur ve ıslık dilli bir rüzgar…Osman Gazi ayağını uzatıp yatamaz. Zira odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye bağdaş kurar tesbihi ile baş başa kalır. Ama bir ara içi geçer Edebali Hazretleri’nin göğsünden çıkan bir nurun kendini kuşattığını görür. Sonra vücudu çınara döner. Dallanıp budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır kökleri kıtaları tutar. Dağlar ovalar nehirler şehirler… İnsanlar fevç fevç gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve neşelidirler.Osman Gazi rüyanın heyecanıyla gelir kendine. Avluda tıkırtılı takunyalar su sesi ve şıngırtılı ibrikler. Derken müezzinin yanık sesi odayı doldurur. Mescide geçerler. Osman Gazi rüyanın tesirindedir hala. Ebdal Kumral sorar:-Ne oldu sana? -Bir rüya gördüm hocam. Garip bir rüya! -İyi ya işte fırsat. Şeyhimize arzeyle.-Hata etmeyiz değil mi -Söylediğin şeye bak. Osman Gazi hani o meydanlara sığmayan yiğit Edebali Hazretleri’nin yanında sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı nefes almaktan çekinir. Ama bu kez derdini söylese gerektir. Mahçup mahçup rüyasını anlatır. Edebali Hazretleri kısa bir tefekkürün ardından:-Ey oğul. Sana müjdeler olsun! der -Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bala Hatun). Seni kuşatması evleneceğinize işarettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle hükmedecekler. Allah-ü Teala seni ve neslini insanların İslam’la şereflenmesine vesile edecek Ebdal Kumral heyecanlıdır: -Vallahi doğru söylüyorsun! der -Hızır Aleyhisselam’ın bildirdiği müjde bu olmalı! |
| |
| | #40 |
| | ÇANAKKALE KAHRAMANLARI 1917 Yemek Listesi 43-ncü Alay 1-nci P. Tb. 1-nci Bölük 15 HAZİRAN ÜZÜM HOŞAFI...sabah YOK.....öğle YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI...akşam TAM....ekmek 26 HAZİRAN YOK...sabah YOK...öğle ÜZÜM HOŞAFI...akşam TAM...ekmek 18 TEMMUZ ÜZÜM HOŞAFI...sabah YOK...öğle YOK...akşam YARIM...ekmek 8 AĞUSTOS YARIM EKMEK...sabah YOK...öğle ŞEKERSİZ ÜZÜM HOŞAFI...akşam YOK...ekmek NOT: 21 TEMMUZ 1917'DEN İTİBAREN BAŞLAYARAK ORDU EMRİYLE EKMEK İSTİHKAKI 500 GRAMA İNDİRİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ UN VE EKMEK KALMAMIŞTIR. |
| |
![]() |
| Bu konuyu aşağıdaki sitelere kaydet |
| Etiketler |
| hikayeler, tarihimizden |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
| ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Yazarları büyüten hikâyeler | Shakespeare | Kültür | 1 | 07.09.07 07:12 |
| Şanlı Tarihimizden Sarsıcı Bilgiler | ibiramcan | Türk Tarihi & Türk Büyükleri | 0 | 06.08.07 19:09 |
| Kısa Hikayeler - Komik Cümleler.. | €R€n | Harbi Muhabbet | 2 | 18.06.07 10:42 |
| Kısa Hikayeler - Komik Cümleler.. | €R€n | Harbi Muhabbet | 4 | 16.06.07 00:43 |
