HarbiForum  

Tarihimizden Hikayeler...

Türk Tarihi & Türk Büyükleri bölümde Tarihimizden Hikayeler... konusunu görüntülüyorsunuz.ATA VE KİN Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın bir süre ...
Geri git   HarbiForum > Bizi Biz Yapan Değerler > Türkiyemiz > Türk Tarihi & Türk Büyükleri

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Yeni Konu aç Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09.08.07, 00:36   #11
Standart


ATA VE KİN

Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın bir süre sonra affeder olanları unutur bir daha duymak bile istemezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer sonra yeniden affedilir yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat asla göz yummadığı şey bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.
Yeni harflerin kullanılmasının kararlılıkla takip edildiği dönemde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde bir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.
Atatürk hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı amirde bitirdi hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:
- Bunlar mikroptur efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlenmeli!... diye bağırdı.
Akşam oldu vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk valiye sordu:
- Bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali:
- Görevlerine son verdim paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı sonra usulca:
- O olmadı işte!... dedi. Bu adam kabahatli muhakkak!... Fakat çoluğunun çocuğunun suçu ne? Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!... Biz adamları cezalandırmalıyız ama ekmekle oynamak doğru değildir!...

İĞNECİYAN VE ATATÜRK

Mustafa Kemal’in dostları arasında İğneciyan adında bir de Ermeni vatandaş vardı. Zengin bir kişidir. Sık sık Mustafa Kemal’i Şişli’deki evinde ziyaret etmekte ve kendisine birçok yardımlarda bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra bir Ermeni örgütü ile ilgisi olduğu iddiasıyla İğneciyan’ı tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Tüm servetine el konuluyor.
İğneciyan Malta’dan döndükten sonra üzerinde bir elbisesinden başka hiçbir şeyi olmayan fakir bir kişi durumundadır. Bir de kızı vardır. Yedikule’de bir gecekonduya sığınmışlardır.
Atatürk zaferi kazanmış devlet başkanı olmuştur. Devrimler için geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Atatürk 1927’de ilk kez İstanbul’a gelmiştir. Bu İğneciyan için iyi bir fırsattır. Hem dostunu görmek hem de uğradığı haksızlığı anlatmak için doğruca Dolmabahçe Sarayı’na gider. İlgili memura başvurur:
- Ben Gazi hazretlerini görmek istiyorum.
- Sen kimsin?
- Ben İğneciyan... Gazi’nin eski bir dostuyum arkadaşıyım.
Memur İğneciyan’ı baştan aşağı süzer. Kılık kıyafeti pek güven verici değildir. Bir bahane uydurarak atlatır. Birkaç kez daha başvurur fakat sonuç alamaz.
Bir gün de kızını alıp birlikte saraya giderler. O gün sarayın önünde olağanüstü bir hal vardır. Motor sesleri sağa sola koşturan insanlar. Bu Gazi’nin bir geziye çıkacağına işarettir.
Polisler ve muhafızlar oradan uzaklaşması için İğneciyan’a işaret ederler. O sırada Gazi de Saray’dan çıkmıştır. Etrafındaki insan çemberi arasında otomobiline doğru ilerlemektedir.
O anda İğneciyan’ın kızı fırlayarak insan çemberini yarıp Gazi’nin karşısına sokulur. Gazi sorar:
- Kim bu kız?
Kız cevap verir:
- Ben İğneciyan’ın kızıyım.
- Nerede baban?
- Dışarıda bekliyor sokmuyorlar...
Gazi hemen emir verir. İğneciyan’ı huzuruna alırlar. İki dost özlem içinde kucaklaşırlar. İğneciyan başından geçenleri anlatır. Gazi’nin gözleri dolu dolu olur. Emir verir. Gerekli soruşturma yapılır. İğneciyan’ın haklı olduğu anlaşılır ve alınan malları geri verilir.
Yıl 1938... Kasım’ın 12’si... Atatürk’ün acı kaybına dayanamayan İğneciyan üzüntüsünden ölür.

ÇİFTÇİ

Atatürk sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile işçi sanatkar esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur meclise getirir milletvekillerinden bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- Sağlık olsun ağa diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.

Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Salih Bozok Kılıç Ali Hüsrev Gerede Emir Subayı Resuhi Bey daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı.
-Salih yarın sabah git Halil Ağayı bul bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak:
-“Buyur Halil Ağa deyip bir sandalye göstermiştir.
Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek:
-Halil Ağa anlat şu vergi işini bir daha demişti.
Halil Ağa vergi borcunu icrayı satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek:
-Arkadaşlar biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti vatandaşı böyle mi koruyacağız gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.
Halil Ağa:
-Sen Atatürk Paşamsın galiba beni bağışla kusur ettim diye yalvaracak oldu.
-Sana güle güle Halil Ağa sen bizim gözümüzü açtın diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:36   #12
Standart


ŞEHZADE

1921 Haziran’ında Ankara’daki Milli Devlet Birinci ve İkinci İnönü Zaferlerini kazanmış İngiltere ve Fransa ile görüşmeler yapılmış; varlığını bütün dünyaya tanıtmış bulunuyordu.
O zamana kadar saltanatı kurtarmak için düşmana yaranmak ve bu amaçla Türk milletinin zincire vurulmasına bile razı olmaktan başka çare görmeyen padişah şüpheye düştü:
-Ya milli hükümet bu davayı kazanırsa? O zaman Osmanlı sülalesi suçlu görülmeyecek mi? Her ihtimale karşı bir şehzadeyi Anadolu’ya yollamalı Milli Mücadele’de Osmanlı sülalesinin de payı olduğunu iddiaya hak kazanmalı!...
Veliaht Mecit Efendi’nin oğlu Şehzade Faruk bir vapura bindirildi; İstanbul’la Ankara arasında en kısa yolun başlangıcı olan İnebolu’ya gönderildi.
İleriyi göremeyenler için bir şehzadenin Ankara’ya gelmesi Türk milletinin hiç olmazsa manevi kuvvetini artırırdı; halbuki saltanat en büyük bela idi.
Şehzadenin geldiği Ankara’ya bildirildi; ne yapılacağı soruldu. İçişleri Bakanı şu emri verdi:
-Şehzadeyi layık olduğu tören ve saygıyla İnebolu’ya çıkarınız!
Şehzade Faruk Anadolu toprağına ayak bastı; onun şerefine İnebolu kasabası bayraklarla donatıldı; her tarafta şenlik havası vardI
Atatürk bunları öğrenince tehlikeyi sezdi; hükümet adına verilmiş ve uygulanmış olan emre rağmen kendi imzasıyla İnebolu’ya şu telgrafı çektirdi:
“Şehzadenin hemen vapura bindirilerek İstanbul’a geri gönderilmesi”

Bu telgraf mevcut tehlikeyi göremeyen ile ufkun ötesini görenin farkıydı.

SIĞIRTMAÇ MUSTAFA

Atatürk tarafından 1929 yılında himaye altına alınıp okutulan Yalovalı sığırtmaç Mustafa anlatıyor:

“O zaman daha sekiz yaşında idim. 1929 yılının yaz ayları içinde (15 Eylül) bir gündü... Sığırları otlata otlata çiftliğe geliyordum. Derken uzakta yirmi kadar atlı belirdi... En öndeki atlı bana doğru geliyordu. Yaklaşınca atından indi; çiftliğe nereden gidildiğini soruyordu.
Elimle işaret ettim:
-Siz yanlış yoldan gelmişsiniz... Çiftliğin yolu şuradadır!
Bu atlı benden adımı öğrenmek istedi:
- Mustafa! diye cevap verince gülümsedi:
- Benim de adım Mustafa... Demek adaşız!
Sonra birdenbire:
-Gazi’yi tanır mısın? diye sordu.
-Tanımam! dedim.
-Onu sever misin?
-Severim!
-Niçin seversin?
-Paşa olduğu için severim!
Tekrar gülmeye başladı. Ben cılız çelimsiz hasta bir çocuktum.“Bu adam benimle eğleniyor galiba...” dedim. Fakat o sorgularının arkasını kesmiyordu; bir aralık sordu:
-Sen ne iş görürsün?
-İşte şu gördüğün sığırları güderim!
-Ne kazanırsın?
-Ayda üç lira...
-Peki söyle bana ayda üç lira senede kaç lira eder?..
Kendisinin ve yanındakilerin yardımıyla ayda üç liranın bir senede ne ettiğini hesaplayarak cevap verdim:
-Otuz altı lira eder!
-Sana bu otuz altı lirayı versem ne yaparsın?
-Hiç!...Almam ki...
-Neden almıyorsun?
-Otuz altı lira çok para...
Sonra biraz düşünerek ekledim:
-Neden aldın?diye sorarlar...
Tanımadığım yolcu tekrar gülümseyerek:
-Aferin oğlum dedi böyle olmalı... Fakat bu parayı yol gösterdiğin için veriyorum sana! Kimse bir şey demez!
Hâlâ benimle alay edildiğini sanıyordum. Otuz altı lirayı kabul etmeye bir şartla razı oldum. Yolda yemek için getirdiğim yarım okka kadar ceviz vardı:
-Bu cevizleri alırsan ben de senin paranı alırım! dedim.
O bana bir avuç para verdi ben ona bir avuç ceviz verdim. Böylece ödeşmiş olduk.
Ayrılacağı sırada tekrar adımı sordu:
-Mustafa dedim.
-Benimki de Mustafa ama dedi yanında “Kemal”i var. Mustafa ile Kemal bir araya gelirse ne olur?..
Küçük kafamın içi birdenbire karıştı. İlk defa olarak kendime:
-Sakın dedim bu atlı; Mustafa Kemal Paşa olmasın?...
Sonra etrafındakilerin ona karşı gösterdikleri saygılı hareketleri hatırlayarak; kararımı verdim
-Odur!...Odur!...Gazi Paşadır! Ama kendisine onu tanıdığımı belli etmedim.
Giderken sordu:
-Beni başka bir yerde görsen tanır mısın?..
Başımı salladım:
-Tanımaz mıyım ya... Sen Gazi Mustafa Kemal Paşasın!
Hayvanlarını dörtnala sürüp gittiler. Ben de sığırlarımı alarak çiftliğe döndüm.

Ertesi gün(16 Eylül) kaplıcalara çağırdılar. Kapıdan içeri girince hiç şaşalamadım. Hemen gidip elini öptüm:
-Mustafa... dedi seni çiftliğime kâhya yapacağım! İster misin?..
Sordum:
-Kâhya ne demek?
-Çobanların en büyüğü odur!
Cevap vermedim. O tekrar sordu:
-Kâhyalık işi için ayda dört lira versem yetişir mi?
-Siz bilirsiniz! dedim. Gülümsedi.
-HayırMustafa... Seni kâhya yapmayacağım mektebe göndereceğim. Orada okuyup yazma öğreneceksin!Sevindim:
-Mektebe gönderiniz!...Bu daha iyi ... dedim.
Aradan yirmi dört saat geçmeden kendimi Şişli’deki Himaye-i Etfal (Çocuk) Hastahanesinde bulmuştum. Bana orada çok güzel bakıyorlardı. Dört ay içinde tanınmayacak kadar değiştim. Yüzümün sarılığı kayboldu iştahım geldi.

Bir gece yarısı hiç unutmam hastahaneye gelmişti (21/22 Eylül). Doğruca benim yattığım odaya girdi. Onu görünce şaşırmıştım. Ayağa kalkmak istedim. Atatürk eli ile engel oldu:
-Sen ayağa kalkmayı bırak da buradan nasıl çıkacağını düşün! diye gülümsedi. <br>
Sonra:
-Hani dedi seninle pazarlığa girişmiştik dört lira aylığa razı olmuştun!Şimdi ver bakalım hastahane paralarını...
Küçüktüm sığırtmaçtım. Ama şaka ettiğini anlamıştım:
- Sen koskoca Gazi Paşasın. Elbette hastahane parasını da verirsin! dedim.

Hastahaneden çıktıktan sonra Atatürk beni gene aratarakBeşiktaş’ta 19’uncu İlk Mektebe yazdırdı.
Beşiktaş’daki okula bir yıl kadar devam ettikten sonra Atatürk beni Maçka’daki Fevziye Lisesine yazdırdı. Lisenin dokuzuncu sınıfında iken imtihan vererek Kuleli Askerî Lisesine geçtim.”

SIR DOLU HARİTALAR

18. yy. başlarında Topkapı Sarayı’nda Kaptan-ı derya (amiral) Piri Reis'e ait bir çok eski
haritanın bulunduğunu 1957 yılında Amerikalı haritacılar tarafından incelenen haritalarda henüz 1952 yılında ses yansıtıcı araçlarla keşfedilen Antarktika dağlarının bütün ayrıntılarıyla çizildiğini daha sonra uydu fotoğrafları ile karşılaştırılan haritalarla uydu fotoğrafları arasında müthiş benzerlikler çıktığını bilim adamlarının bu haritaların ancak çok yükseklerden çekilmiş fotoğraflar aracılığı ile çizilebileceğini söylediklerini biliyor muydunuz?
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:37   #13
Standart


KINA

Üstegmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu:
-Nerelisin? gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla:
-Adın ne senin evladım der.
Çocuk:
-Ali diye cevap verir.
-Nerelisin? der. Ali:
-Tokat Zilede'nim der.
-Peki evladım bu kafanın hali ne?
-Ali:
-Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der.
-Neden? der komutan. Ali:
-Bilmiyorum komutanım der:
-Peki gidebilirsin Kınalı Ali der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa surede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma
yazması da yoktur arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar:
-Sevgili anne babacığım.Ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir
adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.
Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: (Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır.)
-Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet’e de yakma onla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm diye bitirir.
Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi.
Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak
temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti. Onlara insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylediler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderdi.
Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler.
(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde sergilenmektedir.)
Babası anlatır. Ali'nin.
-Oğlum Ali nasılsın iyi misin ? Gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü
sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der. Köyü akrabalarını anlatır ve meKtubu bitirir. Ali ananın da sana diyeceği bir şey var.
Anasını anlatır:
-Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar :
1-Gelinlik kıza gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye .
2-Kurbanlık koça a ALLAH’A kurban olsun diye.
3-Askere giden yiğitlerimize vatana kurban olsun diye.....
Gözlerinden öper selam ederim Allah’a emanet olun.
Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:38   #14
Standart


Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
-Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
-Akşam garip bir rüya gördüm.
-Hayırdır inşallah?..
-Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
-Nasıl yani?
-Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar döner Vefa'ya Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o
sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar:
-Kimdir bu?
Ahali
-Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-Nerden biliyorsunuz?
-Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer:
-Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
-İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
-Nereye?
-Bilmem bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-Millet bu çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.
-İyi ya saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
-Olmaz rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
-Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
-Aman efendim nasıl kaldırırız?
-Basbayağı kaldırırız işte.
-Yapmayın etmeyin sultanım bunun yıkanması paklanması var. Tekfini telkini...
-Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
-Şurada bir mahalle mescidi var ama..
-Olmaz vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
-Ne bileyim Ayasofya'dan Süleymaniye'den en azından Fatih Camii'nden...

-Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler tabutlar musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
-Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-Nasıl yani?..
-Heyecana kapıldık sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır belki yetimleri?..<br>
-Doğru öyle ya neyse... Sen başını bekle ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne tesbihine döner padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
-Hakkını helal et evladım der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
-Biliyor musun oğlum? Bizim efendi bir alemdi vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-Niye?
-Ümmet-i Muhammed içmesin diye...
-Hayret...
-Sonra malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
-Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O
çeker gider ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Huccet-i İslam okurdum...
-Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
-Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
-İşte bu yüzden Nişancı'ya Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün:
-Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek inan cenazen kalacak ortada...
-Doğru öyle ya?..
-Kimseye zahmetim olmasın deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim iş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın kim kaldırsın?
-Peki o ne dedi?
-Önce uzun uzun güldü sonra:
-Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne

KOSOVA SAVAŞIN NIN ACI SONU

1389 yılında Haçlılar ile Osmanlı ordusu arasında yapılan Kosova Meydan Muharebesi Osmanlı ordusu tarafından zaferle sonuçlanmıştır. Fakat bu şanlı zafer çok büyük bir acı ile neticelendi. Bütün gazileri derin bir matem içinde bıraktı.
Şöyle ki: Bu zafer sonunda yaralıların büyük bir kısmı düşman askerleri idi. Yerdekiler arasında tek tük Türk şehidi de vardı. Sultan Murad her şehidin önüne geldiği vakit büyük bir üzüntü ile:
-İnna lillahi ve inna ileyhi racuin” diyor ve her şehidin derhal kaldırılarak defnedilemesini emrediyordu.
Yaralı bir Türk’ün yanına geldiği zaman onu okşuyor yarasının acıyıp acımadığını ve bir arzusu olup olmadığını soruyordu. Böylece dolaşırken biraz uzakta ölüler arasında bir kımıldanma oldu. Sultan Murad o tarafa döndü. Ölüler arasından dev gibi uzun boylu bir Sırp’ın kalktığı görüldü. Miloş ismindeki bu Sırp (Kral Lazar’ın damadı) yerden kalkarak padişaha doğru gelmeye başladı. Padişahın muhafızları Sırp’ı derhal yakaladılar. Fakat Sırp padişahı mutlaka görmek istiyordu ve:
-Beni bırakınız korkmanıza lüzum yok. Ben padişahın elini öpmeye ve hem de Müslüman olmaya geldim. Ayrıca size de bir müjdem var. Kral Lazar yakalandı bakınız getiriyorlar dedi.
Padişah onun sözlerini işitmişti. İşaret ederek bırakmalarını söyledi. Muhafızlar da kralın yakalandığı tarafa bakarlarken yaralı taklidi yapan hain Sırplı padişaha yaklaştı elini öpecekmiş gibi eğildi bir anda yıldırım hızıyla koltuğunun altında sakladığı hançerini çekerek Sultan Murad’ın mübarek göğüs ve karnına sapladı. Muhafızlar neye uğradıklarını anlayamadılar. Katil kaçmaya başladı. Sonra muhafızlar kafiri yakalayarak parça parça ettiler.
Hünkarın son sözleri şunlardır:
-İslam’ın muzafferiyeti benim şehit olmama bağlı ise şehadet şerbetini nasip buyurmasını Cenab-ı Allah’tan dua ve niyaz etmiştim. Duam kabul buyuruldu. Hazret-i Allah’a hamd ve sena olsun ki İslam askerlerinin zaferini gördükten sonra hayatım sona ermektedir. Oğlum Bayezid’e biat ediniz. Sakın esirleri incitmeyiniz. Mal ve canlarına tecavüz etmeyiniz. Ben artık sizleri ve muzaffer ordumuzu Cenab-ı Hakk’a emanet ediyorum. Mevla devletimizi bütün fenalıklardan korusun.
Sultan Murad’ın hançerle parçalanan bağırsakları şehit olduğu yere bir türbe yapılarak gömüldü. Cesedi ise Bursa’ya nakledilerek Çekirge’deki türbesine defnedildi.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:38   #15
Standart


Trabzon un Anlamı
Karadeniz'in doğu kıyılarını bir taç gibi süsleyen Trabzon için bizim tatlı sözlü seyyahımız Evliya Çelebi şöyle der:
- Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası. Hamsi balığı pek meşhurdur. Onun için şu beyitleri söylerler:
Trabzondur yerümüz
Ahça tutmaz elümüz
Hamsi paluk olmasa
Nic'olurdu halumuz
Evliya Çelebi Trabzon'u bütün özellikleriyle anlata dursun biz adı üzerindeki söylentilere geçelim:
Bir zamanlar Trabzon'un bulunduğu yerde küçük şirin bir kasaba varmış. Bir gün kasabaya tozu dumana katarak dört nala bir atlı girmiş. Doğruca nalbant dükkanına giderek haykırmış:
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes süvarinin heybetinden titremeye başlamış. Nalbant hemen dört nal hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yiğidim gör nalları! Beğenirsen çivileyelim demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış avucunda sıkarak iki büklüm edivermiş:
- Ben teneke değil nal isterim! diye gürlemiş.
Nalbant bu defa halis çelikten dört nal hazırlamış atını nallamış. Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış. Nalbant altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüşle onun da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı karşısındakinin hiç de yabana atılır birisi olmadığını anlamış:
- Hey demiş. Atla atına düş peşime. Sen bir nalbant dükkanına değil er meydanına layıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı "Tuğra bozan" olmuş. Ve bu isim zamanla "Trabzon" biçiminde söylenmiş.
Bir başka söylentiye göre de Trabzon kalesi sofraya benzer yuvarlak kesme taşlardan yapılmış. Bugün bile Trabzon'un Harmankaya'sında bu taşlardan varmış. Sofraya benzetilen taşlardan... Rumlar sofraya "trabeze" dediklerinden şehrin adı da Trabzon
olmuş.
Evliya Çelebi'miz Trabzon'un ilk kurucusunun zevk ehli şen şatır bir kadın olduğunu bundan dolayı bu şehre neşeli kadın anlamına gelen "Tarb-zen" denildiğini ya da suyu ve havasının hoşluğundan dolayı "tarb-ı efzun" adının verildiğini kaybeder. Bazı kitaplarda da Trabzon adının "Tuğra basan" dan geldiği bu şehirde de sultanların kendi adlarına tuğralı sikke yani madeni para bastırdıkları kayıtlıdır.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:39   #16
Standart


Laleli Baba
Sultan III.Mustafa bu gün Laleli adı verilen bölgede bir cami yaptırmak istiyordu.
Cami inşaatını denetlemeye geldiği bir gün bölgede Laleli Baba adlı bir evliyanın yaşadığını öğrendi. Laleli Baba ile görüşmek söz ve sohbetinden yararlanmak istedi. Laleli Baba bulundu ve padişah Laleli Baba ile uzun bir sohbet yaptı.
Sohbetin bitiminde III.Mustafa bu din ulusuna bir soru sordu:
-Efendi hazretleri bu dünyada en güzel şey nedir acaba?
Laleli Baba cevap verdi:
-Bu dünyada en değerli şey yiyip içtikten sonra sıkıntısız bir şekilde def-i hacet (büyük hacet) yapabilmektir dedi.
Hükümdar bu cevaptan hoşnud olmadı. Başından beri büyüleyici konuşmaları ile herkesi etkileyen bir zata bu cevabı yakıştıramamıştı.Hatta bu cevabı biraz kaba da buldu. Bundan sonra bir şey konuşulmadı. Hükümdar maiyeti ile birlikte saraya döndü.
Ertesi gün hükümdar şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Sarayın bütün ilgilileri hekimbaşılar seferber oldular bilinen bütün ilaç ve yöntemleri denediler fayda etmedi.
Padişah kıvranıyordu.Günler geçmiş padişahın derdine derman bulunamamıştı. Nihayet birinin aklına geldi. Laleli Baba’ya haber verilirse onun himmeti ile hükümdar bu dertten kurtulabilirdi.Padişaha danışıldı o da:
-Ne gerekirse yapılsın dedi.
Laleli Baba hemen saraya getirildi. Hükümdar doğum sancısı çeken bir kadın gibi zorlanıyordu. Hükümdar Laleli Baba’ya yalvardı:
-Aman beni kurtar...
Laleli Baba:
-O kadar kolay değil karşılık olarak ne vereceksin dedi.
Hükümdar:
-Senin bölgende yaptırdığım camiyi sana hibe ederim.
Laleli Baba:
-Yetmez dedi.
Sultan Mustafa bir sürü vaadlerde bulundu Laleli Baba hazretleri bir türlü yeter demiyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı:
-Sana himmet edeceğim ama karşılığında padişahlığı isterim dedi.
Padişah kem küm etti ama çaresi yoktu:
-Tamam o da senin olsun dedi.
Laleli Baba duasını yaptı hükümdarın sırtını sıvazladı:
-Hadi git kurtulacaksın dedi.
Padişah kurtulmuştu ama saltanat da gitmişti. Şifa bulmasının sevincini padişahlığı kaybetmesi gölgeliyordu.
Laleli Baba sultanın haline baktı ve dedi ki:
-Bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor öylesine ucuz bir saltanat bize gerek değildir al yine senin olsun dedi ve evine geri döndü.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:40   #17
Standart


Nargile
Eserleriyle Osmanlı Türk İslam tarihine damgasını vuran Türk mimarlık tarihinin yüz akı Mimar Sinan en büyük ve en muhteşem eseri Süleymaniye Cami’nin inşasını tamamladıktan sonra bazı bakımlardan bu ulu mabedi testlere tabi tutuyordu. Bunlardan biri de cami içinde sesin dengeli bir şekilde dağılıp dağılmadığını mihrapta Kuran okuyan imamın sesinin en arkalardan ve diplerden duyulup duyulmadığının denemesiydi.
Bunun için Mimar Sinan nargile kullanıyordu. Nargileyi mihraba koyuyor içinde suyu fokurdatıyordu.
Her devirde eksik olmayan gammazlardan biri Anadolu halkının evliya olarak bildiği bu insanı Kanuni’ye ispiyon etmişti:
-Efendimiz Mimar Sinan yeni yaptığı caminin mihrabında nargile fokurdatıyor...
Kanuni hiç ihtimal vermedi. Mimar Sinan’ın samimi bir Müslüman olduğuna böyle bir şey yapmayacağına güveni tamdı. Ama usulden de olsa olayın üzerinde durmadığı takdirde yanlış anlamalara ve dedikodulara meydan vermiş olabilirdi.
Bu nedenle bir gün aniden camiye geldi. Camide gezip dolaşırken mihraptaki nargileye gözü tesadüfen takılmış gibi yaptı. Sordu:
-Bu da ne oluyor camide nargile kullanan mı var?
Mimar Sinan kendinden emin bir cevap verdi:
-Haşa hünkarım. Beytullah’ta (Allah’ın evi) nargile içecek kadar din iman yoksunu değiliz. Burada bulundurmamızın sebebi onu fokurdatmak suretiyle caminin ses düzenini kontrol etmektir. Dikkat buyurursanız nargilede tütün bile yoktur.
Her şeyin tahmin ettiği gibi çıktığını gören Kanuni Mimar Sinan’ın sırtını sıvazladı gammaza da lanet ederek camiden ayrıldı.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:40   #18
Standart


Ummanda Çamur..
Sultan Ahmet ile Aziz Mahmud Hüdai birbirlerini sever sayar birbirlerine o kadar da bağlıydılar.
Sultan Ahmet Şeyhi Aziz Mahmud Hüdai’ye bir hediye sunmak istiyordu. Mürşidinin bu hediyeyi kabul etmesi onu çok sevindirecekti. Sultan Ahmet bir gün kendisince uygun gördüğü bir hediyeyi Aziz Mahmud Hüdai’ye yolladı. Ama Şeyh hazretleri hediyeyi kabul etmedi. Gerçek din büyüklerinin çoğu hediye kabul etmezdi. Bu büyük insanların dünya malına hangi gözle baktıklarını başkaları için ulaşılmaz sanılan şeylerin hazarlarında hiçbir değer taşımadığını ifade etmenin yoluydu.
Sultan Ahmet Şeyhinin kabul etmediği hediyeyi yine Şeyhlerden Abdülmecid Sivasi’ye yolladı. Sivasi hediyeyi kabul etti. Kendisine padişahın bu hediyeyi Aziz Mahmud Hüdai’ye yolladığı ama kabul etmediği hatırlatılınca:
-Hüdai hazretleri bir karga değildir ki leş kabul etsin dedi.
Padişahın adamları hemen Aziz Mahmud Hüdai’ye giderek:
-Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasi kabul etti dediler.
Aziz Mahmud Hüdai’nin tepkisi ise şöyle oldu:
-Onun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü o öyle büyük bir umman ( okyanus) dır ki bir parçacık çamurun kendini bulandırmayacağını bilir...
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:41   #19
Standart


Kim Hayalperest...?
Atatürk; Milli Mücadele Hareketi’ne başlamak üzere daha kongrelerin düzenlendiği sıralarda ileride yapacağı devrimleri de kafasında tasarlamıştı. O bu devrimleri önceleri gizli tutmuştu. Mazhar Müfit (Kansu) bunu şöyle nakleder:
-O hatıra defterime ve günü gününe her olayı not edişime hem memnun olur hem de bazen şaka yapmaktan kendisini alıkoymazdı.
-Hafızalarımız zayıfladığı zaman Mazhar Müfit’in defteri çok işimize yarayacak derdi. Defteri getirdiğimi görünce sigarasını birkaç nefes üst üste çektikten sonra:
-Amma bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben bir Süreyya bir de sen bileceksin dedi. Şartım bu ...
Süreyya da ben de
-Buna emin olabilirsiniz Paşam ... dedik.
Paşa bundan sonra :
-Öyle ise önce tarih koy !... dedi.
Koydum : 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce :
-Pekala... yaz diyerek devam etti :
-Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha öncede bir sorunuz nedeniyle söylemiştim. Bu bir.
-İki: Padişah hanedan hakkında zamanı gelince gereken yapılacaktır.
-Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.
-Dört: Fes kalkacak medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.
Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
-Neden durakladın? Deyince :
-Darılma ama Paşam sizin de hayalperest taraflarınız var dedim gülerek :
-Bunu zaman gösterir. Sen yaz dedi. Yazmaya devam ettim.
-Beş: Latin harfleri kabul edilecek.
-Paşam yeter... yeter... dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edası ile:
-Cumhuriyetin ilanını başaralım da gerisi yeter diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile :
-Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz hoşçakalın diyerek yanından ayrıldım. Gerçekten de gün ağarmıştı. Süreyya da benimle beraber odadan çıktı. Fakat burada ve bu anda olayların beni nasıl yanıltıp ve M. Kemal’i doğruladığını daha doğrusu Mustafa Kemal’in beni nasıl bir cümle ile mahcup ettiğini itiraf etmeliyim.
Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa :
-Bu Mazhar Müfit yok mu kendisine Erzurum’da tesettür kalkacak şapka giyilecek Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğunu söylemişti dedi.
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 09.08.07, 00:41   #20
Standart


Viyana neden Alınamadı ?
Kanuni Sultan Süleyman'ın 1529 yılının Mayıs ayında 75 bin kişilik büyük bir ordu ile Viyana'ya sefere çıktığını o yılın son 10 yılın en yağışlı yazını yaşadığını Kanuni'nin çamura saplanan toplarını geride bıraktığını Viyana önlerine de bu koşullar nedeniyle beş ayda ancak vardığını ordusunun yıprandığını bu arada Viyanalılara takviye geldiğini ve hazırlıklarını
tamamladıklarını asker sayılarını iki katına çıkardıklarını bu aksilikler olmasa Kanuni’nin büyük olasılıkla Viyana'yı almış olacağını ve tarihin değişeceğini biliyor muydunuz?


ATA nın Önsezileri

Atatürk'ün büyük bir önsezi yeteneği olduğunu 1932 yılında Amerikalı general Mc Arthur ile yaptığı görüşmede kendisine:
-Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar.Bu savaş çok kanlı olur ancak Amerika müdahale ederse biter bu savaşın esas galibi ise Rusya olur dediğini
1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını çizdiğini Çanakkale Savaşı’ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların saldıracakları noktayı söylediğini 1936 yılında
-60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak dediğini biliyor muydunuz
ibiramcan isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla

Bu konuyu aşağıdaki sitelere kaydet

Etiketler
hikayeler, tarihimizden


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Konu açma yetkiniz yok
Mesaj yazma yetkiniz yok
Eklenti ekleme yetkiniz yok
Mesajlarınızı değiştirme yetkiniz yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yazarları büyüten hikâyeler Shakespeare Kültür 1 07.09.07 07:12
Şanlı Tarihimizden Sarsıcı Bilgiler ibiramcan Türk Tarihi & Türk Büyükleri 0 06.08.07 19:09