HarbiForum  

Türk Tarihindeki Devletler

Türk Kültürü bölümde Türk Tarihindeki Devletler konusunu görüntülüyorsunuz.1 - Büyük Hun İmparatorluğu Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin'de kurulan Chou ...
Geri git   HarbiForum > Bizi Biz Yapan Değerler > Türkiyemiz > Türk Kültürü

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Alt 11.06.08, 17:57   #1
Standart Türk Tarihindeki Devletler


1 - Büyük Hun İmparatorluğu
Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin'de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş hükümdar sülalesinde Gök dini Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin daha çok Türklerle meskûn bölgede (Şensi Batı Şansi Kansu) kurulmuş olması çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth B. Karlgren Ed. Chavannes J. C. Anderson R. Wilhelm W. Eberhard vb.) bu hanedanın aslen Türk olabileceği veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır.


Çin kaynaklarında M.Ö. 4. asırdan itibaren Türklerle birlikte Moğol Tunguz soyundan bazı grupların başındaki "Kuzey barbarları hanedanı"nı belirlemek üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin hangi soydan oldukları hakkında türlü görüşler ileri sürülmüştür: Bu görüşlerde eskiden Çin kaynaklarının Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf adet ve ekonomik faaliyetlere ait iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları esas teşkil etmiştir. Bunlara göre Hiungnular Türk'tür (J. De Guignes 1757; J. Klaproth 1825; F. Hirth 1899; J. Marquart 1903; P. Pelliot 1920; 0. Franke 1930; Gy. Nemeth 1930; McGovern 1939; R. Grousset 1942; W. Eberhard 1942; B. Szasz 1943; L. Bazin 1949; F. Altheim 1953; H.V. Haussig 1954; W. Samolin 1958; 0. Pritsak 1959; G. Clauson 1960 vb.). K. Shiratori (62) önce Türk kabul etmiş sonra(63) da Moğol olduklarını söylemiştir(64). L. Ligetiye göre Hiungnuların kimliğini tespit etmek müşküldür. A. v. Gabain(66) Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar Hiungnuların büyük imparatorluğunda Türkler yanında Moğol Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz değil Türk bozkır kültürü hakim olup(68) Gök Tanrı'ya inanılıyor (aslında totemci olan Moğollara Tanrı sözü sonra Türklerden intikal etmiştir. Aile "baba hukuku" üzerine kurulu bulunuyordu.

Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi Siyasî ve kültürel münasebetler vesilesi ile Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt edilen şu kelimeler: Tanrı kut börü il (el) ordu tuğ kılıç vb. Türkçe olup Türk dilinin en eski yadigarlarındandır . Ve nihayet devletin sahipleri kendilerine Türkçe'de "kavim halk" manasından olan "Hun" (Khun=/tü/ı) diyorlardı . "Hun" adı bir görüşe göre M.Ö. 1. bin başlarında Kwan Gun 5. asırdan önce Kun 43. asırlarda ise Khun telaffuz edilmişti. Ağırlık merkezinin Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin'de birbirleri ile savaş halindeki bu feodal "muharip devletler"den Ch'in (Ts'in)'in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş "krallık" (derebeylik) zikredilen yılda Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması yapmıştı. Hunlar daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar uzun müdafaa savaşları sırasında korunmak maksadı ile meskûn sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou'lardan iktidan M.Ö. 256'da tamamen devralan Ch'in devleti (Şensi'de)'nin ünlü hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210) kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile meşhur Çin Seddi’nin (15 m. yükseklik 9 m. genişlik düz bir hat halinde uzunluk 1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214)Böylece Çinlilerin en tesirli korunma tedbiri aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada iki mühim hadise vukua geldi: Çin'de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesi (İlk Han M.Ö. 206-M.S. 22 İkinci Han M.S. 24-220)'nin kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun (veya Maotun Mavdun; eski okunuşlar: Moduk Meitei Mote Mete)' un geçmesi (M.Ö. 209).

Çin kaynaklarında Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun) kendi oğlunu tahta getirmeği tasarlayan üvey anasının teşviki ile babası T'uman tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında emrindeki demir disiplin altında yetiştirilmiş 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman'ın öldürülmesi üzerine Hun hükümdarı ilan edilerek (M.Ö. 209-174) Hun dilinde "imparator" manasında "sonsuz genişlik yücelik ululuk" ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju Jenuye Şanu ve son olarak aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü Şany) unvanını aldı(78). Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghu'lann (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak onları perişan etti. Böylece hakimiyetini kuzey Peçili'ye kadar genişlettikten sonra Orta Asya'da Tanrı dağlarıKansu havalisindeki Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçi (Yüehch'ih)leri (79) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada Hun devleti "Sol Bilge elig'i"nin Shangku'da "Sağ Bilge elig'i"nin Shangkün(Şensi)'de ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun daha sonra Çin topraklarına yöneldi 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Mai Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu împarator Kaoti (M.Ö. 206-195)'nin 320 bin kişilik ordusunu Paiteng'de bozkır usulü sahte ric'at gösterisi ("Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator bozkır bölgelerinin Hun devletine terki yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu 81. Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu andlaşma82 (M.Ö. 201) gereğince Mo-tun'un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu Çin ile dostluk havası içinde împaratoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve împarator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken Mo-tun Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling'ler bazı Ogur (Hochieh = 0k'ue) kollan ile meskûn araziyi kuzey Türkistan'ı zaptetti ve oradaki Yüeçi'lerin komşusu Wusun'lan himayesine aldı. Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. împaratorluk sınırlarının doğuda Kore'ye kuzeyde Baykal gölü ve Ob îrtiş îşim nehirlerine batıda Aral gölüne güneyde Çin'de Wei ırmağı Tibet yaylası Karakurum dağları hattına ulaştığı bu tarihlerde Hunlara tabi olanlar arasında Moğollar Tibetliler Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre yalnız îç Asya'da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi Tanhu'nun ifadesi ile "yay geren"lerle "tek bir aile" halinde birleşmişlerdi.

Mo-tun M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman sivil ve askerî teşkilatı iç ve dış siyaseti dini ordusu harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan tarihi kesin ilk Türk siyasî teşekkülü; "Büyük Hun Devleti" kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık daha ziyade otlağı bol besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da toprağa bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin "gentry" tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat" niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devletinden ayrılıyordu. Çin'de esas rejim "feodalite" olduğu halde Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıldan oldukları gibi devlet teşkilatının da (mesela sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip de Türk idi . Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun'un Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. înanç yönünden de ne Moğol totemciliği ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök-Tanrı itikadındaki Hun devleti'nin meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen "Hiungnu hükümdarının tıpkı Çin imparatoru gibi Gök'ün (Tanrı'nın) oğlu olarak görünmek ve Çin'dekine benzer saray erkanına sahip olmak lüzumu" Hun devleti için zarurî değildi. Önce devlet Çin topraklarında değil "Hiungnu"lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi Mo-tun'un "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir çünkü onu tavsif eden: T'engli Koto (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Ch'engli kut'u) Tan/ıu91 tabirindeki şimdiye kadar "oğul" manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin "kut" (siyasî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır (bk. aş. Kültür: Kut). Üçüncüsü Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil Türk menşelidir. (Tafsilen bk. aş. Kültür: Hükümranlık). Bütün bunlardan dolayı Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti etnik yönden ve hakimiyet anlayışı sosyal yapısı idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler devlet meclisi= toy sağ sol teşkilatı bilge elig'ler vb.) dini ve dünya görüşü ile Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.

Mo-tun'un oğlu tanhu Kiok (Chiyü. /Kök?/ veya Laoshang M.Ö. 174160) Hun imparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıçtı. Yurtlarından oynattığı Yüeçi'lerin Afganistan'a giderek Baktria (Belh) bölgesinde vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin'e girerek başkent Ch'angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar her zaman Çin hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar Türkler ve tabi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar onun oğlu Künçin (Chünch'en) zamanında (M.Ö. 160-126) gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza Han sülalesine damat olan bu tanhu babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin bu devirde (împarator Chingti: 157-141) sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. îlk defa imparator Wuti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve îç Asyaîran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur "İpekyolu"nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla Orta ve Batı Asya'da yabancıların kudretini kırması lazımdı. Bilindiği gibi aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar TürkÇin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur . Wuti'nin İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk'ien (Changch'ien)'in gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138126) edindiği bilgiyi temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür96. Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki o da ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahlan ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun'dan çok önceleri 318 andlaşması ile ilgili olup Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi'de) krallığında Wuling (M.Ö. 325298) zamanında başlayıp daha sonra kuzey Çin'de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch'in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri Han imparatoru Wuti'nin kumandanlarından Weits'ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K'üping tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında Ordos'daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler Hun ağırlık merkezinin Gobi'den kuzeye Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut'eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40yıl devamınca zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları Cungarya Turfan Yarkent Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış o zamana kadar Çin'den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. îç huzursuzluk idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları mücadeleyi şiddetlendirdi. îktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında maddî yardım temin edilir düşüncesi ile çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh (M.Ö. 58-31)'in Çin himayesini isteme meyli durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih Tsitki) bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele Hun devlet meclisi (Türkçesi: toy. bk. aş.)'nde ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh'in teklifi; istiklalin feda edilmesini "gülünç ve utanç verici" bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi Tanhu'nun fikrinde direnmesi Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda rakiplerini mağlup bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karçısında Hohanyeh kendine bağlı kütlelerle birlikte desteğini süğladığı Çin'in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos Pingçu) çekildi (M.Ö. 54)".

Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu M.Ö. 51'de harekete geçti. Önce Tanrı dağları kuzeyi Isık göl havalisindeki Wusun'ların mukavemetini kırdı'; Tarbagatay bölgesindeki Ogurlan daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling'leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çugüney Kazakistan bozkırı Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak geniş Orta Asya Hun imparatorluğunu ihya etti. Çiçi hükümetinin kuzey Moğolistan'daki ağırlık merkezini de Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41)ki böylece mevkii dolayısıyla İran Afganistan Hindistan Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergane Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra Çin kaynaklanna göre Ansi bölgesini yani güneybatı sınırları ta Anadolu'ya kadar uzanan Parth imparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.

Fakat Çiçi'nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş idarî nizamı kurmuş tabi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi'nin harekatını adım adım takip eden Çin Wu'sun'ları Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile baskın çeklinde Hun topraklarına girerek sür'atle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte hayrete değer bir müdafaa yapılmış sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi oğlu ve hatunlar dahil saray mensuplarından 1518 kişi ellerinde kılıç devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.

Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43) devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden fakat M.Ö. 36'dan itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Hohanyeh (ölm. M.Ö. 31)'e bağlı kütleler onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin'e karşı istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya batıda Kaşgar'a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi (P'unu'nun yeğeni)'nin orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya içMoğolistan'da).

Böylece M. 48'de ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka Güney Sibirya Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple en tesirlisi Yarkent "krallığı" olmak üzere Şanşan (loulan Lobnor'un güneyi) Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (4660 yılları) Hun devletinin buralarda bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra yeniden baskı altına aldığı Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (5875) Ç'engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar Hami Yarkent Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için iktisadî yönden önemli şehir Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74 89-90-91 yılları harekatında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken doğuda da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi 8991 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun devleti son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen kuvvetten düştü durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdarı Tanshihhuai (aç. yk. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91'de ve 155'e doğru) Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.

M. 48'den beri Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin'in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı Hun kabileleri sık sık başkaldırıyorlardı. 94 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış bunları 153 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan'ı işgal eden Sienpi'ler güneye doğru baskılarını artırarak Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177'den itibaren). 188'de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin'e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi devleti başsız bıraktı. Kabileler diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile Güney Hun devleti de sona erdi (M. 216).

Bununla beraber Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.'ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin'de sayıları gittikçe artan Hunlar Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında varlıklarını korumağı bildiler. Çin'de Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180'den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu büyük değişiklik meydana getirmiş siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı ("16 Devlet" devri). Sui hanedanının birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri başta Tabgaç (Wei) sülalesi (bk. aş.) olmak üzere müstakil devletler kurmuçlar ve Han iktidarının son bulması ile M.S. 220'lerde tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak zamanla hemen bütün Kuzey Çin'i Türk hakimiyetine almağı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts'ao Ts'ao'nun savaşlarında yardımları olduğu için Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (msl. 271 294 296 yıllarında) bu Türk kütlesi millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeğe devam ediyordu.

19 kabileden biri T-opa (Tabgaç) biri de büyük 'l Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T'uko idi. Hun Tuku (T'uko) başbuğu eski tanhular neslinden ve Hun elig'lerinden olan Liu Yüan (Liu bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra dikkat çekici bir siyasî kavrayışla 500 sene önceki atalarının eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve "kardeş"liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine "Han" adını vererek bu Çin bölgesinde (merkez: P'ing ç'eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang'ı zapt etti (311). Kendisinden sonra Çin'in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts'ung'un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru idare başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen devam etti (başlıca Hun sülaleri: 2. Chao: 329-351 Hsia: 407-431 Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı 442-460; Turfan civarında). Aynı şuur Tsükü (Chuch'ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti "Kuzey Liang"ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T'aivvu'nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına ailesinin temsil ettiği büyük Gök-Türk hakanlığına ulaştı.

Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde etrafa dağılmış olarak Sogdiana (Seyhun-ötesi)'nın doğusunda Kafkaslar'ın kuzeyinde hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre110 350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğunu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı haklarında 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak Hiung-nularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen Atilla zamanında bütün Avrupa'da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.
Avrupa Hun İmparatorluğuKimlikleri hakkında 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen ve bazı bilginler tarafından Moğol (K. Shiratory Asya Hunlarını Moğol saydığı için) Türk-Moğol karışımı (P. Pelliot R. Grousset) Türk-Moğol-Mançu karışımı (L. Cahun vb.) Fin-Ugor (Klaproth K. F. Neumann vb.) oldukları veya doğrudan doğruya Slav menşeinden geldikleri (Venelin îlovayski Zabelin înostrantsev) yahut Germen soyuna mensup bulundukları (Müllen-hoff A. Fick R. Much J. Hoops) veya Kafkas kavimlerinden bir kol teşkil ettikleri (L.Jeliç Gy. Meszaros) ileri sürülen Batı Hunlarının Asya Hunlarının torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî coğrafî linguistik ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek-Baktria krallığının doğusunda olduklarını söylerken tarihçi Plinius (ölm. 125) adı geçen krallığın Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki bu Hunlar'ı Çin kaynakları Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (M.Ö. 160-170) haritalarında "Hun"ların oturdukları bölgeler Çin kaynaklarında Hiung-nuların toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de Fr. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin kaynakları (Wei-shu) bu memleketin Hiung-nular tarafından zapt olunduğunu kaydederken o devir Latin yazan A. Marcellinus (4. asır sonu) fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzak-doğu ve bir Batı kaynağının tespit ettiği Hiung-nu=Hun aynîliği Çin'de Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından Lo-Yang'ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden Çin Tabgaç hüküm-darı Kao-çung (452-465)'a yazılmış Sogd dilinde bir metin ile de ayrıca teyid edilmektedir.

Geniş Hun imparatorluğu topraklarında başta Gotça olmak üzere çeşitli Germen lehçeleri İslav İranî ve Fin-Ugor dilleri Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda Hunlardan kalma dil yadigârlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabiî görülebileceği gibi hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlarının bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla Gotça'dan gelmiş olması da mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur . Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise. Veya Ka-ra-tun /güçlü soy/: Muncuk (boncuk aynı zamanda "bayrak" manasında Attila'nın babası) Attila İlek Dengizik (=dengiz = deniz'den) İrnek (Attila'nın üç oğlu) Aybars Oktar (Attila'nın amcaları) Arıkan (Arıghan). Tanınmış kimseler: Basık KursıkAtakam Eşkam. Topluluk: Akatir Şar (Sarı = ak) - Ogur. Ayrıca kımız Hatta Dura-Europos (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri)'da ele geçen M. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsî dilindeki kitabede Güney Kafkasya'daki Hunların Erk Kapgan Topçak Tarkan-beg Kubrat Kurtak gibi Türkçe adlar taşıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkün görülmektedir.

Hunlar 4. asrın ortalarında Alan ülkesini ele geçirdikten sonra 374'de İtil (Volga) kıyılarında göründüler. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Got'ların işgali altında idi. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogot) onun batısında Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gepid'ler bugünkü Macaristan'da Tisza nehri havalisinde Vandallar vardı. Bu dört Germen kavmi dışında aynı bölgede İranlı ve Slav kütleler daha başka küçük Germen toplulukları da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamir (veya Balamber)'in idaresindeki büyük taarruz önce Doğu Gotlarına çarptı ve bu devleti yıktı (374) kral Ermanarikh intihar etti. Yerine geçen Hunimund Hunlar tarafından "tayin" edilmişti. "Hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve geliş-miş bir süvari taktiği ile" devam eden Hun taarruzunun Dinyeper kenarında vurduğu ağır darbe Batı Gotlarını da çökertti ve kral Atanarikh kalabalık Vizigot kütleleri ile batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askerî gücünün harekete geçirdiği ve çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atarak topraklarından çıkararak Roma imparatorluğunun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek ta İspanya'ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa'nın etnik çehresini değiştiren tarihî "Kavimler Göçü" başlamış oldu. Anî ve şiddetli Hun darbelerinin beklenmedik mahallerde görünen Hun akıncı müfrezelerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet Batı dünyasında korkunç akisler yaratmış Hunlar aleyhine çoğu Latin ve Grek kaynaklarında kayıtlı inanılmaz rivayet ve hikayelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar Gotlardan Alanlardan ve Germen Taifallardan teşkil ettikleri yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan mukavemet görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Ancak Roma topraklarında görünen bu kuvvetler keşif vazifesini yapan öncülerdi. Nitekim aynı tarihlerde bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar tertiplenmişti. Hunlardan korkan bugünkü Avusturya arazisindeki Markomanlarla Kuadlar Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken İran asıllı Sarmatlar sınırları ("limes") aşıp Roma imparatorluğu'na giriyor önce Transilvanya'da duraklamış olan Batı Gotları da Roma hudutlarını geçiyorlardı (381). Diğer taraftan bir kısım Germen menşeli kütlelerle İranlı Baştarnalar Pan-nonia (Batı Macaristan)'dan Alplere doğru sarkarak İtalya'yı tehdide başlamışlardı.

Hunlar Roma İmparatoru Theodosios I'in ölüm yılı olan 395'te yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi: Hunlardan bir kısım Balkanlar'dan Trakya'ya ilerlerken daha büyük sayıda diğer bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneltilmişti. Hun devletinin Don nehri havalisindeki "doğu kanadı" tarafından tertiplenen Anadolu akını Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)'ye ve Kilikia (Çukurova)'ya ilerlemişler bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya'yı bir müddet kuşattıktan sonra Suriye'ye inerek Tyros (Sür)'u baskı altına almışlar oradan Kudüs'e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekâttan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acaip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde akıncılar sonbahara doğru kuzeye çark ederek Orta Anadolu'ya Kappadokia Galatia (Kayseri-Ankara ve havalisi)'ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye merkezlerine döndüler (395-396). Bu Türkler'in Anadolu'da tarihî kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398'de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma'nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.

Batıda Hun baskısı 400 yılına doğru başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamır'ın oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız Attila'nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmişti ki buna göre Doğu Roma yani Bizans daima baskı altında tutulacak Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans'ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor buna karşılık Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran "barbar" kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız'ın Tuna'da görünmesi ile Kavimler Göçü'nün 2. büyük dalgası başlamış Asding Vandalları Hunlardan kaçan Vizigotlar İtalya'da görünmüşlerdi. Alarikh'in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki bu da Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal'ları Sueb'leri Kuad'ları Burgond'ları Sakson'ları Alaman'ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya'da müthiş tahribat yapıyor Roma'yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho'nun bile Pavia savaşında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef ancak Türkler karşısında mağlup oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole Floransa'nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız'ın kumanda ettiği Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız Roma'yı kurtarmış oldu.O aynı zamanda Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal Alan Sueb Sarmat Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine Galya'ya gitmeğe zorlamakla Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki engelleri kaldırmış buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkan hazırlamıştı.

Sınırları Asya'da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun "batı kanadı" kralı (= elig) olduğu tahmin edilen Uldız 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna'yı geçerek nehrin güneyinde bazı köprü başlarını tutmak suretiyle Bizans'a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenos Codex Theodosianos vb.) kendisi ile barış müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisi (magister militum)'ne "Güneş'in battığı yere kadar her yeri zaptedebilirim" diyerek meydan okumuştu. Uldız'ın ölümü (410 sıraları)'nden sonra Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz sadece 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros'un onun yanına gitmiş olduğudur. Karaton daha çok doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422'ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden o kanattaki meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.

422 yılı Avrupa (Batı) Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu sene-de Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua Muncuk Aybars Oktar) biri olan Rua imparatorluk makamını işgal ediyor Muncuk (Attila'nın babası) erken öldüğü için diğer iki kardeş "kanat elig'leri" durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız'ın izinde yürüyen Rua Bizans'ın Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tabi kavimleri Hun'lardan ayırmak maksadı ile Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422) mukavemet göstermeyen Bizans'ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25200 solidus) İmparator Theodosios II. (408-450)'nin 423'te henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen Valentinianus III. karçısında Roma'ya sa-hip olmak iddiası ile İtalya'ya ordu ve donanma sevk etmesi Batı Roma'yı Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu'nun da küçük imparatorun yerine 1. "Notarius" (devlet baş müsteşarı) Johannes'i seçmesi üzerine o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius) yardım sağlamak için Rua'nın yanına geldi. Hun imparatoru 60 bin süvari başında İtalya'ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans'tan ağırca bir harp tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius gençlik çağının Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan buhranlı anlarını Hun yardımı ile atlatmış "magister militum" iken "konsül"lüğe yükseldiği 432 yılında Afrika'da Vandal kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında canını Rua'ya sığınmak suretiyle kurtarmış imparator Valentinianus'un annesi Placidia da Hun kuvvetlerinin İtalya'ya yönelmesi üzerine Aetius ile uzlaşmağa mecbur olmuştu.

Bütün bunlar Rua'nın kuvvetli şahsiyeti ile Hun devletinin her iki Roma'nın iç ve dış siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi "barbar" kavimlerin Roma'ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları bahis konusu değildi. Ancak Bizans tarihçisi Priskos'un ifadesi ile "Rua'dan barışı yılda 350 libre altınla satın almış olan Theodosios II" yine de Hun idaresinde yaşayan yabancıları gizlice kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua o zamana kadar mutad olan Bizanslıların Hun imparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmalarını yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaşamayacak ve ticaret belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua bir müddet önce Bizans'a sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam'ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının iadesini istedi. Theodosios II. süratle antlaşma yolu bulmak ümidi ile elçilik heyetini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat o sırada Rua öldü (434 bahan). Bizans kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor piskopos Proculos vaazlarında Tanrı'nın dindar împarator Theodosios'un dualarını kabul ederek Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu Fakat Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik heyeti Rua'yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila (Etil).

Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında olan Attila babası Muncuk erken öldüğü için amcası Rua'nın yanında yetişmiş onunla birlikte seferlere katılmış çeşitli kavimleri yakından tanımak imkanını bulmuş devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye anılmıştır) ile birlikte devralmışlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre eğlenceden hoşlanan enerjisi kıt Buda ikinci planda kalarak devleti ciddî bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıştı. Ordu ve dış ilişkilerin düzenlenmesi Attila'nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig'i) ve Oktar (batı kanadı elig'i) Rua zamanındaki yerlerini muhafaza ediyorlardı. Aralarında iddia edildiği gibi bir rekabet bahis konusu olmadıktan başka Bleda da "iktidar hırsı ile yanan" Attila tarafından ortadan kaldırılmış değildi. Attila'nın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl Hun imparatorluğunun idaresine katılan Bleda 445'te eceli ile ölmüştür.

434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında -Tuna'nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine taleplerini barış şartları olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere ittifaklara girişmeyecek Hunlardan kaçanlara esir alınmış Bizans teb'ası dahil sığınma hakkı tanımayacak Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek) ticarî münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans'ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına (700 libre altın veya 50 400 solidus) çıkarılacaktı. Theodosios II'nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak Hunlara iade edilen kaçakları Attila daha Bizans ülkesi içinde Trakya'da Karsus (Bulgaristan'da Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans'ta Roma'da ve diğer kavimler arasında Attila adının dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila imparatorluğun doğu bölgelerinde at üzerinde aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak İtil (Volga) kıyılarındaki Şaragur (Ak-Ogur)'ların ayaklanma teşebbüsünü bastırdı (435). Batı kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında doğu kanadının ağırlık merkezi Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda kaynaklardan (Priskos Jordanes P. Diaconus J. Honorius vb.) takip edilebildiği kadar başlıca şu topluluklar yer almışlardı:

a. Germenler (doğudan batıya): Doğu Got Gepid Turciling Sueb Markoman Kuad Herul Rugi Skir.

b. İslavlar (Orta ve Batı Rusya'da): Veneda Ant Sklaven.

c. İranlılar (Kafkaslar'dan Tuna'ya kadar dağınık halde): Alan Sarmat Baştarna Neur Roxolan.



d. Fin-Ugorlar (Ural'dan Baltık'a kadar): Çeremis Mordvin Merya Veşi Çud Est Vidivari.

e. Türkler: İmparatorluğun her tarafına yayılmış olarak Hunlar Karadeniz kuzeyi düzlüklerinde Volga'ya kadar Beş-ogur Altı-ogur On-ogur Şaragur Azak'ın batısında Akatir . Volga'nın doğusunda Sabar ve başka Türk kütlelerdi.

Sayıları 45'e varan ve çeşitli dil ve soydan olan bu kavimler yalnız siyasî yönden bir birlik teşkil etmekte yabancı kavim veya zümreler ancak reisleri şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükûnet vardı. 442 yılında Hun devlet meclisi başkanı ve başbakan olan Onegesios ile Attila'nın büyük oğlıı İlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında bu sükûnet bozulmamıştı. Halbuki Roma imparatorluğunda Kavimler Göçü dolayısıyla hareket halinde olan kavimlerin geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde tahribat yapmaları yerli halkın mahsulatını zorla ellerinden almaları vb. yüzünden patlak veren ve genişleyen köylü (Bagaudlar) isyanları nizam ve asayişi iyice sarsmış buna karşı Roma Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara müracaat zorunda kalmıştı. îki yıl kadar süren müdahale sonunda Attila'nın gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile isyancı elebaşılar Aetius tarafından ortadan kaldırıldı ise de bu defa da Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri boyunca cereyan eden muharebelerde Hun ordusuna batı kanadı elig'i Oktar kumanda ediyordu ki rivayete göre Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond'un öldüğü bu Hun-Burgond mücadelesi Almanların meşhur "Nibelungen" destanlarına konu teşkil etmiştir. Bütün "Germania"nın Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar neticesinde 436'yı takip eden yıllarda şu kavimlerin de Türk idaresine alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar Bayavurlar Yuthanglar aşağı Ren sahasındaki Franklar Türingler Longobardlar Hun hakimiyetinin "Okyanus adaları"na yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılanna ulaştığı hadiselere çağdaş tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.

440'dan itibaren Attila Bizans'a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II Konstantia antlaşmasının hükümlerine aykırı olarak Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor hatta bunlardan bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus'u "general" rütbesi ile Trakya'da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu Konstantia civarında kıymetli madenlerden yapılmış silahlan ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş bu davranış Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans yukarıda geçen Akatirler isyanında tahrikçi rol oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh Akdeniz'deki harekatını engelleyen Bizans'a karşı Attila'dan yardım istemişti. Bu sebeplerle Attila'nın idaresinde olarak Margos'un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi (441-442) Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru gelişirken Batı Roma'nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları başkumandanı Aetius bundan böyle Theodosios'un antlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio'yu Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış Balkanlar'da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.

445'te Bleda'nın ölümü üzerine tek başına Hun imparatoru olan Attila iktidarının şahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa'ya hakimdi. Her iki Roma'nın durumları meydanda idi. Attila'ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı bir psikolojik belirti olarak "savaş tanrısı Ares'ın kılıcını Attila'nın ellerine verdi. Priskos'a göre uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila'ya getirilmişti. Artık dünyanın fethi yakındı zira Ares'in kılıcı vasıtası ile yeryüzüne hükmetme yetkisinin Tanrı tarafından Attila'ya tevdi edildiğine inanılıyordu.

Bu duruma ilaveten Bizans'ın kaçakları geri vermekten çekinmesi yıllık vergiyi ödemede isteksizliği 2. Balkan seferinin açılmasına sebep oldu (447). Attila'nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna'yı geçen Hun ordusu iki koldan ilerleyerek kaleleri Sardika (Sofya) Philippopolis (Filibe) Marki-anopolis (Preslav) Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevkî ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya'da Termopil'e kadar geniş bir daire çizdikten sonra Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra (Büyük Çekmece)'ya ulaştı. Orada barış yapmak için Theodosios'un sür’atle gönderdiği magister ve patricius Anatolios Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre Tuna'nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak buralardaki pazarlar yerine artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus (Niş)'da ortak pazar kurulacak Bizans harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca yıllık vergi üç katına (2100 libre altın veya yaklaşık 150.000 solidus) çıkarılmıştı.

Bizans bakımından en ağır şart yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi imparatorluğun takatini aşıyordu. Şaşırdığı anlaşılan Theodosios sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesi ile garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila'yı ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umumiyetle kabul edildiğine göre Skir Germenlerinin şefi. Fakat A. Vambery'ye göre Türk. Adın aslı Edikkün) ve Orestes (Pannonia'lı bir Romalı)'in bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte Bizans başkentinden Attila'nın devlet merkezine yani Orta Macaristan'a doğru yola çıkan tanınmış hukuk bilgini Maximinos başkanlığındaki heyette seyahat notları başta Attila ve çağı olmak iizere 5. asır Avrupa Türk tarihini ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden katip Priskos da dahil bulunuyordu. Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila'nın da katıldığı heyet 448 yılı yazında Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde durumdan Edekon vasıtası ile haberdar olan Attila yaptığı alenî sorguda Bigila'ya maksat ve faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı fakat Theodosios'a hitaben yazdığı şu mesajı hususî elçi ile imparatora yolladı: "Theodosios Attila gibi asîl bir bahanın oğludıır. Attila babası Mııncuk'tan aldığı asaleti muhafaza etmiş fakat Theodosios Attila'nın haraçgüzarı olmakla köle durumuna düşmüştür. Theodosios kölelik haysiyetini de koruyamamıştır çünkü efendisi olan Attila'nın canına kıymak istemiştir . Attila'yı teskin etmek üzere Bizans' tan derhal yukarıda adı geçen Anatolios ile magister ve kançılar Nomos başkanlığında ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler Hun başkentinde Attila'yı tahminler hilafına sakin ve yumuşak buldular. Zira Hun dış siyaseti değişmekte idi: İmparator Theodosios'un şahsında Bizans'ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila artık Batı Roma'ya yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu. Batı Roma'ya esasen son mühim askerî destek 439 yılında yapılmış ondan sonra yardımlar tedricen kesilmişti. Batı Roma Hun devletine yıllık vergisini muntazaman ödemekle beraber gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: "Barbar"larla münasebetlerini düzeltmiş onlardan aldığı ücretli askerlerle Türk uslünde çoğu süvari birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş Hunlar'a bağlı bazı kavimlerle gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da 443 yıllarında tekrar alevlenen ve Galya'dan İspanya'ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından ilgileniyor Roma'ya karşı Vandallarla işbirliği imkânlarını araştırıyordu. O da şüphesiz