HarbiForum  

peygamberin bir günü...

İslamiyet bölümde peygamberin bir günü... konusunu görüntülüyorsunuz.O BİR KUL ve peygamber idi. Ben de bir kulum. O kul olduğunu biliyordu. Benim ...
Geri git   HarbiForum > Bizi Biz Yapan Değerler > İslamiyet

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Alt 23.04.08, 17:09   #1
Standart peygamberin bir günü...


O BİR KUL ve peygamber idi. Ben de bir kulum. O kul olduğunu biliyordu. Benim nefsim kabullenmiyor. O bir güldü; şebnemlerinde bize rahmetle gülen bir kâinat sundu ve ardında güller bırakıp Rabbine döndü. Biliyor ama hâlâ zakkumlar peşinde koşuyorum. Onun dünyama getirdiği güzelliğin de tüm bu güzelliğin onun elçiliği ile geldiğinin de farkındayım. Zaten bu yüzden onu anlatmak istiyorum. Fakat sürekli gel-gitler ve kaç-göçler yaşanan; kâh onunla minare başına çıkan kâh onsuz kuyu dibine inen bulanık hayatımla anlatamamaktan korkuyorum. Bu istek ve bu korkudur ki hem onu yazma çabamı hem de hâlâ hiçbir şey yazamayışım sonucunu getiriyor. Senelerdir düşlüyor aylardır düşünüyor dokuz haftadır yazmaya çalışıyorum. Artık ümitsizim. Ne onu yazabileceğimden umutluyum; ne de yazmış bile olsam anlatmış olabileceğimden. İçin için “Onu ben nasıl anlatabilirim?”i soruyorum. İçimden çoğu kez “Anlatamazsın” cevabı yükseliyor. Ama yine de onu anlatmak istiyorum. Ona ayna olmak istiyorum; gölge olmaktan korkuyorum. Pencere olmak istiyorum; perde haline gelmekten korkuyorum.
Onunla aramdaki engelleri görür gibiyim.

Aramızda sözgelimi sıra sıra dizilmiş asırlar var. Akıl gözümü onun uzağındaki on dört asrın dünyama getirdiği tozlar tortular sisler ve karanlıklar perdeliyor. Gerçi o asırlar üstü bir haberin elçisiydi; ama benim her frekansa açık kulağım bu haberi pek iyi seçemiyor. Onun nuru tüm âlemi aydınlığa bürümüştü; ne var ki perdelenmiş gözümle ben alacakaranlık kuşağını yaşıyorum.

O çok yakınımdayken ben uzağındayım onun. Çalıştığım şu masayı dahi ışık elleriyle kucaklayan güneşe ne denli uzak isem o kadar uzağındayım. Oysa o bana güneşten bile yakın. İçimi ışıtıyor. Karanlıkta kalmış duygularım onun getirdiği hakikatın nuruyla nurlanıyor. Biliyorum ki “nurlu akıl”ların “münevver kalb”lerin “nurlanmış acz”lerin sırrı onun nurunda gizli. Ama “sebepler gecesi”ndeyim. “Celb-i rızk” için “geçim” için “kendini kanıtlamak” için şunun-bunun için toprağa eğilmiş nefsimin gözü o semavî kandili göremiyor. Bir gece adamıyım. Nefsim karanlığın getirdiği evham ve hayaller ile beslenirken gecede daralan ruhum sabah hasreti duyuyor. Gece gurbetinden çıkıp arasıra sabah buluşmaları yaşamıyor değilim. Zaman zaman onun nuru şöyle bir dünyama uğruyor. Ne ki karanlığa alışmış gözüm gündüz güneşiyle kamaşıp yumuluyor. Gözlüksüzüm de. Gecenin bir vaktinde narin bir dalın yahut bir çiçeğin taçyaprağının ucuna tutunan; güneş doğar doğmaz “nâr-ı aşk” ile yanıp ışık merdiveniyle sevgili güneşine koşan bir reşha-misal değilim. Onun getirdiği nurun önüne çöküp latif şeffaf ve nuranî olmak vardı. Ama hâlâ karanlık dehlizlerde iz sürüyorum. Sönük kafa fenerim önümü görmeye yetmiyor lâkin. Sağa-sola yalpalayıp aklî ve kalbî yaralar alıyorum.

“Saadet asrı”nı yaşıyor değilim kısacası. Yaralıyım. Onu yanıbaşında hissedenler; her daim onun sohbetiyle yaşayanlar “saadet”i yudumlamışlardı her keresinde. Ben elemi de yudumladım. Onu yanıbaşında hissedenlerin asrıydı Asr-ı Saadet. Oysa ben o saadet güneşine perde çeken asırların en karanlığının ucundayım. “Helaket-felaket asrı” dedikleri çağın çocuğuyum. Ruhum yine de onu arıyor. Kafa fenerim ruhumu çelmeliyor. Hazır zamanın gözden ırak olanı gönülden de ırak kılan medeni engizisyonu kıskacını aklımdan bırakmıyor. Tüm anlayışım ustaca gizlenmiş bir engizisyonla şekilleniyor. O yüzden onunla aynı kelimeleri konuşsam bile çok farklı şeyler kavrıyorum.

O bir dünyadan söz açmıştı; benim dünyam galiba o dünya değil. Dünyası dünya-ötesini de içine alıyordu; ben ötesizim. Hayatı ölümden sonrasını da kapsıyordu; ben sonrasızım. Gördüğü tüm zahirî şeylerin bir de iç yüzü vardı; ben yüzsüzüm. Duyguları yedi kat semada kanat çırpmıştı; ben dünyaya mıhlanmışım. O “ayağa can Veren”i konuşmuştu; ben “ayak”ı konuşuyorum. O güzelim hilali Yaratanı anlatmıştı; ben hilale takılı yaşıyorum. Ne de olsa helâket-felâket asrının çocuğuyum. Benim asrımın adı “Asr-ı Saadet” değil.

Asrımın parıltılı ve karanlık yoğun ve boş süslü ve kof sahilinde mimsiz medeniyetin ruhuma biçtiği elbiseyle dolaşıyorum. Elbise ruhuma dar geliyor. Sahil içimi daraltıyor. Çünkü ben sonsuzu özlüyorum; o ölümü ve elemi öğretiyor. Aklım öteleri arıyor; o “zaman” ve “tarih”e hapsediyor. Ya da rakamlar peşinde koşturuyor —ama “bir”den başlayıp “sonsuz”a ulaşmadan.
Çokluk içinde dağılmış bir zihnin sahibiyim. Kalbim bölük-pörçük. Nefsim geniş ruhum dar. Çünkü bu asrın çocuğuyum. Seneler boyu onun dersini aldım. O dersle gerçeğin tersini aldım.

Öyleyken ben o sevgili Resul’ü anlatamam. İstesem de anlatamam. Olsa olsa onu anlayamadığımı anlatırım. Yahut tüm perdelere ve engellere tüm yetersizliğime ve sığlığıma rağmen ne kadar anlayabildiğimi anlatırım. Hepsi bu.
Biliyorum o da insandı. Onun içtiği su bizim içtiğimiz H2O’ydu. Kokladığı gül soluduğu hava seyrettiği güneş yediği hurma okşadığı kuzu içtiği süt bindiği deve avuçladığı kum seyre daldığı yıldızlı ve yaldızlı gökyüzü bizimkinin aynıydı. Ona bize verilmeyen birşey verilmiş değildi. Şeffaftı zaten kendisine verilen semavî hediyeyi aynıyla bize aktarmıştı. Ona verilen bizden alınmış değildi yani. Ona gelen vahiy hediyesi aynıyla duruyordu; dünyamıza girmiyorsa bizim meselemizdi bu. Hem ona da kalb ruh akıl binlerce duygu el göz kulak ve dudak verilmişti. O da bizim gibi âciz zayıf muhtaç ümmî fakir ve çaresiz idi. Onu farklı kılan ne başka bir kâinatta yaşamış oluşuydu; ne de verilmiş imkânların farklılığı.

O da bizim içtiğimiz suyu içmişti. Ama bizim boğulduğumuz sulara asla dalmaksızın. Bizim baktığımız manzaraları seyretmişti. Ama bizim gördüğümüzün ötesine ulaşarak. Bizim sorduğumuz soruları sordu. Ama ona bizim erişemediğimiz cevaplar geldi. Onun da “gelecek” meselesi vardı; ne ki onun için gelecek ölüm anında bitmiyordu. O da çalışıp yorulmuştu; ama ne için ne adına ve nereye doğru olduğu bilinen bir çalışmaydı bu. Ona da hayat verilmişti; ama onun için hayat “ölü olmanın tersi”nden ibaret değildi. Keza ölümün de onun için ap ayrı bir anlamı vardı.
Sözün kısası onun yaşadığı dünyadayız. Ona verilmiş kabiliyetlerle yaşıyoruz. Yine de “dünya”mız onunki ile örtüşmüyor. O üç yüzlü bir dünyadan haber vermişken biz kuru sığ ve kof tek yüzlü tanımlara takılıp kalıyoruz. O dünyada bir yolcu veya bir misafir gibi olmanın yolunu öğretmişken biz “dünyanın oluşumu”na dair “kozmik fırtına”lı “merkezkaç kuvvet”li “magma”lı tanımlarla oynaşıyoruz. O güneşi Rabbimizin semavî bir kandili olarak bildirirken biz “Çekim alanında dokuz mu on mu gezegen var?” sorusunda dolanıp duruyoruz.

O yağmuru “Rahmet”ten bekliyordu biz buluttan. Onun ekmeği Rezzak’tan gelen bir “rızık” idi bize göre “besin maddesi”. Nice şey onun için “nimet”ti bizim için “mal”.
Onunla aramda gizlisiyle ve açığıyla işte böylesi engeller bulunuyor.
Gerçi Muhammed ismini duymadım değil. Hem de çok duydum. Ama her bir mevcuda yamadığımız “mânâ-yı ismî” elbisesini ona da biçerek duydum. Kim miydi? “571’de doğmuş 632’de ölmüş.” Sonra? “Darmadağınık haldeki Arapları getirdiği dinle bir bayrak altında toplayıp büyük bir uygarlığın kurucusu yapmış.” Sonra? “Dünya tarihinde önemli bir yeri olan çok büyük bir lider?” Sonra?
Asrımın dimağı çoğu kez “sonrasız” kalıyor. Çünkü zamanı düz bir çizgi halinde görünce her yeni asrı bir öncekinden ileride sanıyorum. O yüzden onu ne kadar büyük de görsem 1400 sene öncesinde görüyorum. Yanısıra kendimi ve yaşadığım çağı ondan 1400 sene ileride görüyorum. O semadan haber getirmiş olsa dahi kendi dünyevî nazarımla onu da bir “dünyalı” gibi görüyorum.

Oysa zaman düz bir çizgiden ibaret değilse eğer; bu âleme diğer bir âlemden göçerek geliyor ve buradan göçünce diğer bir âleme gidiyor isek o bizim hayli önümüzde. Bizim henüz gidemediğimiz yere o 1400 yıl önce gitti. Orada on dört asırdır bizi bekliyor. Günler geçtikçe ondan daha bir kopmuyoruz biraz daha ona yaklaşıyoruz.
Ne var ki aklım kavrasa bile nefsim bunu kavramıyor. O hep ardımdaymış gibi yaşıyorum. Neticede çoğu kez dünyama girmiyor bile. Girse de bin yıllık sislerin ardında belli-belirsiz görünüyor. Kendi dar zihnimin ve dünyalı asrımın şablonuyla yorumladığım birisi olarak beliriyor.
Galiba birçok çağdaşım da bu hali paylaşıyor.
Bu hali yaşadığım için seneler boyu deyim yerindeyse biraz şaşakalmış durumdayım. Bilhassa o güzelim “risale”yi okuduğum zamanlar yoğun bir şaşırma süreci yaşıyorum. Çünkü çağdaşım olan “bir insan” sevgili Resul’ü bana beklemediğim bir tasvirle anlatıyor. Yazdığı her bir güzel risaleyi “Kur’ân’ın nuru ve Resul-i Ekrem’in dersi”nin meyvesi olarak sunarken bana kendi uzaklığım içinde ona yakın olmanın sırrını da veriyor. Onu okurken bu çağda yaşıyor olmanın bir mazeret olmadığını anlıyorum. Dilerse bu asırda bile olsa insanın onun yolunu yol edinebileceğini kavrıyorum.

Ama bir şartı da var: asrının mahkumu olmamak. Nitekim “risalet-i Ahmediye”yi anlatırken “İstersen gel Asr-ı Saadete Ceziretü’l-Araba gideriz” diye söze giriyor Said Nursî. Neden? “Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.” Vazife başında. Yani doğrudan doğruya. Perdesiz. Bunun için ise bazı hazırlıklar gerekiyor: “Mimsiz medeniyetin giydirdiği libastan soyun.” “Zamanın denizine gir.” “Tarih ve siyer sefinesine bin.”

Senelerdir böylesi yolculukları özlüyorum. Gerçi ne mimsiz medeniyetin giydirdiği dar ve boğucu elbiseden tam olarak sıyrıldım; ne de tam anlamıyla tarih ve siyer gemisine bindim. Yine de “risale” kılavuzluğunda yapılan kısa kısa yolculuklar dahi “onunla kâinat” ile “onsuz kâinat” arasındaki farkı anlamama yetiyor. Böylesi yolculuklarla anlıyorum: sevgili Peygamber kâinatın gözbebeği sanki. Herşey onun bakışıyla anlam kazanıyor. Geçmiş ve gelecek onun getirdiği nur ile aydınlığa kavuşuyor. Onsuz âlem ise tam bir karanlık; gri değil alaca değil zifirî bir karanlık.
Delili mi?
İslâmdan önce Ömer İslâmdan sonra Ömer... Ebu Bekir ile Ebu Cehil... Cahiliyye ile Asr-ı Saadet...

Benim asrım ise alacakaranlığı temsil ediyor. O yüzden bu fark kendi asrımda o denli belirmiyor. Gece ile gündüz arasındayım. İşime geldiği zaman gecenin karasına sığınıyor işime geldiği zaman “Henüz gündüz” diye avunuyorum. Zira “ülfet”im var. Resul-i Ekrem gelmiş. Tüm kâinata Rabbi adına bakmış. Tüm kâinata Rabbinin nurunu yaymış. Bize her fiilden Ona giden bir yol bırakmış. Binlerce sahabinin milyonlarca evliyanın ve asfiyanın önderi imamı olmuş. Onlar getirdiği nuru herşeye rağmen bugünlere taşımışlar. Bu halin rahatlığı içinde bu nurun kıymeti nazarımda tam belirmiyor.

Tıpkı güneşin doğuşuna ülfet edip alışmam gibi. Güneş her gün doğuyor gün boyu bana konuşuyor ve gidiyor. Sonra tekrar doğuyor. Her bir doğuşu ayrı bir haber her bir dolanışı ayrı bir harika her bir batışı ayrı bir güzellik sunduğu halde ülfetim çoğu kez güneşe hiç baktırmıyor. “Güneş zaten doğar ve batar” diyorum. Sanki hiçbir hikmet hiçbir harika hiçbir rahmet yokmuş gibi sanki sıradan birşeymiş gibi muhatap oluyorum. Ona muhtaç yaratılmamışım o olmasa da yaşarmışım gibi geliyor.

Herhalde Resul-i Ekrem’e ve getirdiği vahye de öyle nazar ediyorum. Örülen tüm duvarlara çekilen tüm perdelere taşınan tüm sis bulutlarına rağmen büs bütün karanlığı yaşamıyorsam; belli-belirsiz de olsa hâlâ birşeylerin farkına varabiliyorsam bunun onun getirdiği hediye sayesinde olduğunu görmezden geliyorum. Sanki o olmasa da ben Rabbime inanırdım gibime geliyor. O olmasa da çiçeğe “Ne güzel yapılmış” diye bakardım gibime geliyor. Oysa bugün bir hakikati görüyorsam aslında onun elçiliğiyle görüyorum. Bir sırrı anlıyorsam risaleti sayesinde anlıyorum. “Lâilaheillallah”ı o “Muhammedün resulullah” olduğu için diyebiliyorum. Yoksa onun ubudiyeti ve risaleti olmasaydı hiçbiri olamazdı. Kendi hayatım da kâinatın vücudu da anlamsız ve abes kalırdı.

Çünkü Rabbimiz kâinatı yaratmış sonra şu kâinata bakan her akıl mutlaka onun Rabbimizin eseri olduğuna hükmetmiş değil. Her bir akıl sahibi kâinatta görünen nakışlarla bir Nakkaş’ı güzelliklerle bir Cemîl’i sanatlı yapılışlarla bir Sânii intizam ve düzenle bir Munazzım’ı görmüş; kendiliğinden kâinatı Rabbi’nin isim ve sıfatlarının aynası bilmiş değil. Öyle olsaydı bu sırrı en ziyade her biri birer deha olan filozoflar bulurdu. Ne ki onların maddede boğulmuş her biri diğerini çürüten yine her biri kendi içinde çelişen tabloları gerçeğin öyle olmadığını gösteriyor. Ben herşeye rağmen kâinata bakıp “ne güzel yapılmış” diyebiliyorsam kâinata muhatap olmanın usulünü bildiren bir muallim sayesinde diyorum. Bir Resul-i Ekrem —ve diğer tüm peygamberler— sayesinde diyorum. Onun irşadı rehberliği tarifi talimi teşrifi elçi ve dellal ve gösterici oluşu sayesinde diyorum. Kâinata bakan; ve içindeki en küçük sineğin bile çok hikmetler ve vazifeler kanadına takılarak ince bir nakışla işgördüğünü gören aklım “Bunda büyük bir iş var. Bu boşuna böyle olamaz” demekle kalmıyorsa; ardından ondaki büyük sırrı görebiliyorsa o öğretici ve gösterici sayesinde görebiliyor.

Sözgelimi onunla gelen “Göklerdeki ve yerdeki herşey Allah’ı tesbih ederler” mealindeki âyetle birlikte olduğu gibi. Bu âyetten şu halimle ne habersizim ne de haberdar. Habersiz değilim; çünkü böyle bir âyeti biliyor ve mânâsına itiraz etmiyorum. Haberli de değilim; çünkü kendi kafamdaki “yer” “gökler” “uluhiyet” ve “tesbih” anlayışını tartmadan üstünkörü kabullenip geçiyorum. Halbuki onun getirdiği böylesi manidar haberlerin gerçek kıymetini anlamak için Said Nursî beni 1400 yılı aşan bir yolculuğa çağırıyor. Gidiyorum. Kendimi Cahiliyet asrında tasavvur ediyorum. Gökte güneş yok. Hattâ ay bile yok. Çok uzaklarda belli-belirsiz bir-iki yıldız var sadece. Herkes şu dünyadan gelip gittiğini ap açık görüyor; ama nereden gelip nereye gittiğini göremiyor. Her bir çiçeğin nakşını görüyor; o nakışların ne anlama geldiğini göremiyor. Dahası üç günde solan birşeyin bu denli güzel oluşuna bir anlam veremiyor. Herşey cehalet ve gaflet perdesi altında. Herşey kör tabiata ve serseri tesadüfe emanet edilmiş. Hiçbir şey bize konuşmuyor. Veya konuşuyor da işitilmiyor. Hiçbir şey imdadımıza yetişmiyor. Geliyor ve istemeye istemeye gidiyoruz. Sanki karanlıktan gelip karanlıkta kalmış sırlarıyla yine karanlığa dönüyor herşey.

İşte öylesi bir karanlığın ortasına aydınlık yüzlü bir elçi bir haber getiriyor: “Göklerdeki ve yerdeki herşey Allah’ı tesbih eder.”

O haberlerle birlikte sanki düğmeye basılmış gibi herşey aydınlanıyor. Geçmiş ve geleceği aydınlık kuşatıyor. Ölmüş veya yatmış mevcutlar “Tüsebbihu” yahut “Sebbeha” sadasıyla işitenlerin zihninde diriliyor. Ayağa kalkıp zikre başlıyor. Küçücük çiçekler Onun adını fısıldar koca küreler Onun adını haykırır bir hal alıyorlar. Kuşlar dilleniyor ağaçlar dilleniyor zerreler ve yıldızlar dilleniyor. “Tüsebbihu” sadasıyla âdeta işitenin nazarında gökyüzü bir ağız ve bütün yıldızlar birer hikmetli kelime birer hakikatli nur sûretini bürünüyor. Yeryüzü bir baş denizler ve karalar birer dil bütün hayvanlar ve bitkiler birer tesbih kelimesi sûretini alıyor.

Kur’ân’a muhatap olduğumda Resulullah’a bildirilen böylesi nice hakikatin farkına varıyorum. Onun getirdiği Kur’ân’ın nuruyla bakarak “varlık” diyegeldiğim şeyleri birer mevcut ve mahluk ve de masnu olarak görür hale geliyorum. Herşey Onu bildiriyor: güneş ve doğuşu ay ve güneşin ışığını yansıtışı gece ve üstümüze yorgan oluşu gündüz ve hayatımıza beşik oluşu gökyüzü ve üstümüzde duruşu dağlar ve hazineli direkler gibi dikilişi... Yahut yerde biten ekinler gökte uçuşan kuşlar denizde yüzen balıklar... Yahut deve inek örümcek sivrisinek arı karınca... Yahut düşen bir yaprak çatlayan bir taş... Yahut incir ve zeytin… Hepsi de onun getirdiği nur ile benim için karanlığını ve katılığını yitiriyor. Her biri süslü hikmetli doğrudan Onu bildiren birer mektuba dönüşüyor. Dünyamın o nurla ne denli aydınlandığını o nurun olmadığı bir dünyanın ise ne denli karanlıklı olduğunu böylece daha bir anlıyorum. Said Nursî “...getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi herkesin dünyalarını tenvir ediyor nimetlendiriyor” diye boşuna demiyormuş meğer.

Çünkü o sevgili Resul getirdiği vahiy nuruyla aksi halde asla kavrayamayacağım bir âlemden işaretler sunuyor. Kendisine vücud verilmiş âciz zayıf fani biriyim ben. Yaratılmışım. Neyim varsa verilmiş; hiçbiri mutlak değil. İradem cüz’î. İktidarım kısıtlı. Gözümün görmesi kulağımın duyması aklımın kavraması bir yere kadar. Öteleri şu kâinatın dışını kavrayamıyor. Şu kâinatı bile tamı tamına kavrayamıyor. Ama Kur’ân beni ve kâinatı yaratan Rabbimin kelamı olarak bana kâinatın ardında işgören bir Fail’i bildiriyor. Mülk âlemine nazar eden akıl gözüme melekûtu bildiriyor. Şehadet âleminden gayb âlemini haber veren şahitler getiriyor. Gölgeden asıla perdeden pencereye sevkediyor. Çünkü kâinatı yorumlayışı o kadar açık o kadar net ve tutarlı ki… Âdeta “Kur’an’ın içinde öyle bir göz var ki bütün kâinatı görür ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin sanatkârı nasıl saatini çevirir açar gösterir tarif eder. Kur’ân dahi elinde kâinatı tutmuş öyle yapıyor.”

Ve ben Resul-i Ekrem’le gelen ve bana benden ve kâinatımdan haber veren Rabbimin kelamının rehberliğinde baktığımda kâinatın rengi değişiyor. Lekeler temizleniyor. Karanlık görünen yerlerde bile aydınlık izler buluyorum. Kesif şeyler saydamlaşıyor. Mikroptan kuyrukluyıldıza sanki beni altetmeye hazır halde bekliyor gördüğüm tüm mevcutlar birer kardeş birer dost halini alıyor. Onlarla enis oluyorum. Her biri kendi zikir ve tesbihini bana dinlettiriyor. İç dünyalarını bana açıyorlar. Süslü zarflarını açıp birer mektup olarak dünyama geliyorlar. Tüm âlemlerin Rabbi olan Rabbimin rahmetine hikmetine kudretine.. elçi oluyorlar.

Sanırım herşey onun nuru ile bu yüzden alâkadar. Çünkü o Rabbinin nurunu görüyor ve gösteriyor. Anlıyor ve anlatıyor. Tanıyor ve tanıtıyor. Seviyor ve sevdiriyor. Rabbinin gönderdiği nura ayna olduğu gibi mahlukların ettiği zikir dua ve tesbihlerin de aynası oluyor. Tüm kâinatı barındıran kalb gözbebeği ile bütün yaratılmışların ibadetlerini kendi namına celâl ve cemal sahibi Mabud-u Zülcelâle takdim ediyor. Rabbinin vekili olup bütün mevcutları kendi hesabına söylettiriyor.
Duasında ve tesbihatında bunu açıkça görüyorum. Bütün hayatında ve hayatının bütün anlarında buna dair deliller görüyorum. Meselâ bir günün bitiminde “gözü uyur kalbi uyumaz” halde yatağa uzanırken “Allah’ım” diye sesleniyor: “Gökleri ve yeri idare eden Arş-ı Azîme malik olan bizi ve herşeyi kumanda eden daneyi ve çekirdeği yarıp patlatan Tevrat’ı İncil’i ve Kur’ân’ı indiren Sensin. Evvel Sensin Âhir Sensin Zahir Sensin Bâtın Sensin.” Bir süre sonra uyanıyor. Her uyanışı küçük bir haşir örneği olarak sunarcasına “Öldükten sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun” diyor. Yatağından kalkıyor. Kuddüs olan Rabbine ibadet etmek üzere abdest alıp temizleniyor. Âlemlerin Rabbinin huzuruna pâk bir yüzle çıkmanın zeminini hazırlıyor. Ardından dışarı çıkıyor. Gecenin ıssızlığında göğün kandilli yüzünü seyrediyor. O seyr ile mest iken tefekkür halinde Kur’ân’ı terennüm ediyor. “Gerçekten göklerin ve yerin yaratılmasında ve günün ve gecenin ard arda gelişinde akıl sahipleri için âyetler vardır” mealindeki âyetleri okuyor. “Onlar ayakta iken otururken ve yan uzanıyorken Allah’ı zikredip göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünerek ’Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın’ derler.” Teheccüde duruyor. Ağlıyor. Hz. Bilal sabah namazına çağırmak üzere geliyor. Görünce “Ya Rasulallah niçin ağlıyorsun?” diyor. O cevaplıyor: “Allah bana şu âyeti indirdikten sonra artık nasıl ağlamam?”

Sonra birçok gününde gündüz vakti Ebu Talha’nın güzel sular ve çiçeklerle süslü hurmalığına uzanıyor. Hurma ağaçlarının geniş yaprakları altında tenezzühe çekiliyor; Rabbini tefekkür ve tezekkür ediyor. Mescidde yahut başka bir yerde ashabıyla Rabbini konuşuyor. Yakınlarından kendine yazık ederek küfürde kalmış birisinin cenazesi geçiyor. Soruyorlar: “Buna da ayağa kalkacak mıyız?” Cevaben “Evet” diyor “kâfir cenazesine de kalkınız. Çünkü siz o kâfir cenazesine kalkmıyorsunuz. Belki beşerin ruhlarını kabzeden Cenab-ı Hakka tazim ederek kalkıyorsunuz.” Belki de az bir süre sonra yağmur başlıyor. İhramını sıyırıp göğsünü yağmura açıyor. Soruyorlar: “Ya Rasulallah bunu niçin yaptın?” “Her an lâilaheillallah diyerek imanınızı yenileyin” sözünün sahibi bir elçi olarak cevaplıyor: “Bu Rabbimizin henüz yarattığı birşeydir de onun için.” Bir diğer yağmur esnasında yağmura karşı iki ayrı bakış açısını ders veriyor. Bize “mânâ-yı ismî” ve “mânâ-ı harfî”yi öğretiyor: “... Her kim Allah’ın fazl ve rahmeti ile üzerimize yağmur yağdı dedi ise...” “...Her kim de falan ve falanın nev’i ile üzerimize yağmur yağdı dedi ise...” Rüzgâr esmeye başlıyor. Rüzgâra “mânâ-yı harfî” ile onu Yaratan adına bakmanın en güzel dersini veriyor. “Rüzgâr” diyor “Allah’ın verdiği bir rahatlıktır. Gâh rahmet getirir gâh azab.” O halde ne yapmalı? “Koptuğunu görünce getirdiği hayrı Allah’tan dileyin. Getirdiği şerden de Allah’a sığının.”

Ve secdeye kapanıyor. Ubudiyetin belki en pürüzsüz tezahürü olan ve Resul-i Ekrem’in çoğu kez ashabına “Uyudu mu acaba?” dedirtecek denli uzun süre kaldığı secdede kimi zaman şu güzelim kelimeleri fısıldıyor: “Yüzüm kendisini yaratıp şekillendirene kulağını ve gözünü açana secdededir. Ahsenü’l-hâlıkîn olan Allah’ın şanı ne yücedir!”

Her bir anında görünen her bir haline yansıyan her bir sözüyle taşınan bir iman ve ubudiyet örneği sunuyor sevgili Resul. Kendi hayatıyla getirdiği nurun bir hayatı nasıl nurla doldurduğuna delil oluyor. O nura muhatap olunca hayatın ve kâinatın nasıl da değişiverdiğinin en mükemmel örneğini arzediyor. Onun hayatına bakarken yanıbaşındaki ashabının onun getirdiği nurla hayatlanmış hayatlarına bakarken “Zât-ı Ahmediye’nin (asm) nuruyla âlemin şekli değişti” sözünün daha bir farkına varıyorum.

Meselâ “dünyanın üç yüzü”nü onun getirdiği nurla görüyorum. Çünkü o hem dünyanın eğer Rabbine nisbet edilmezse ne kadar fani geçici faydasız ve aldatıcı olduğunu öğretiyor; hem Rabbi adına bakılırsa “âhiretin tarlası” olduğunu öğretiyor; hem de onda cilvesi görünen fiillerle Rabbimizin isim ve sıfatlarını öğretiyor.
Onun “dünya” haberlerinin özünü ancak bu üç yüzle birlikte kavrıyorum. Aslında ben tek yüzlü sayılırım. Nefsim ve ona bağımlı duygularım tek bir yüzde takılmış. Hep dünyanın fani yüzüne baktırıyor. O yüzde şartlandırıyor. Sonunda sanki dünya bu yüzden ibaretmiş gibime geliyor. O kadar ki sevgili peygamberimin sözlerine de bu “yüz”den anlamlar biçiyorum. Kendi telâkkimi onun dersiyle tadil ve tashih edeceğim yerde onun sözünü kendi kafama uyduruyorum. Sözgelimi para-pul peşinde durmaksızın koşturmamın mazereti olarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışın” hadisini anıyorum. Evet öyle diyor sevgili Resul. Ama benim anladığımı demiyor. Âhiret için çalışmayı tavsiye ederken “Hiç ölmeyecekmiş gibi” diyor. Çünkü onun nazarıyla bakınca biliyorum: Dünyanın âhirete ve esma-i hüsnaya bakan yüzünde ölüm zaten yok. Fena da zeval de yok. Dünyaya dünya namına muhatap olup âhirete ve Rabbimin isimlerine ayna oluşundan gaflet ettiğimde ise “yarın ölecekmişim gibi”yi hatırlamam gerekiyor. Tâ ki ölümü hatırlayıp beka yerinin burası olmadığını düşüneyim. Bekayı istiyorsam Bâkî-i Hakikî’nin yolunda onun beka yurdu olan âhirete göre yaşamam gerektiğini düşüneyim. Şu dünyada iken Rabbimin bâki ve sonsuz isimlerine götürecek izlere erişeyim.

“Dünyada ya bir yabancı veya bir yolcu gibi ol” derken yine bu imtihan dünyasından gelip geçişi ders veriyor. “Benimle bu dünyanın misali sıcak bir yaz gününde bir ağaç altında gölgelenip sonra bırakıp giden kimsenin misali gibidir”i de bu anlamda söylüyor. Belki yine bu yüzden “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diyor. Bu yüzden arasıra kabristanı ziyaret ediyor. Bu yüzden “Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz harab olmak için binalar yaparsınız” haberini veriyor.

Onun getirdiği nur dünyanın hem bu fani yüzünü apaçık gösteriyor hem de şu fani dünyada Onun esmasının tecellilerini görüp baki bir âleme liyakat kazanmanın yolunu öğretiyor. Bu uğurda gerçi ne atom-altı parçacıklardan söz ediyor ne de Satürn’deki halelerin mahiyetinden. Onun nuruyla kâinat maddesi itibarıyla değil taşıdığı mânâ itibarıyla değişip genişliyor. O nurla bakılınca mahlukata artık mahlukat hesabına bakılmıyor. Kesret artık vahdeti bildiriyor. Çokluk Bir’e bakıyor. Esbab kendini tesirden azlediyor. Yerini Esma-ı Hüsnaya bırakıyor. Tabiat istifa ve ıstıfa ediyor “âdetullah”a dönüşüyor.
Çünkü getirdiği nur sebep olunan şey yani müsebbeb ile sebebin arasını açıyor. Uzaktan bakınca göğü dağa bitişik zanneden bir gözün sahibiyim. Akıl gözüm aynı şekilde onun gibi sonucu sebebe bağlı zannediyor. Sebeple sonucun beraberce yaratılışını göremeyip sonucu sebebin yaptığına hükmediyor.
Oysa onun getirdiği nur ile “esbab”ın sultanı olan insana zor sorular sunuluyor:
“Söyleyin bakalım! Ektiğiniz ekini siz mi bitiriyorsunuz? Yoksa Biz miyiz bitiren? İsteseydik...”
“Söyleyin bakalım! İçtiğiniz suyu buluttan siz mi indiriyorsunuz? Yoksa Biz miyiz indiren? İsteseydik...”
“Söyleyin bakalım! Tutuşturduğunuz ateşin ağacını siz mi var ediyorsunuz? Yoksa Biz miyiz var eden?…”
Böylesi ikazlar eşliğinde şartlanmaları aşıyorum. Sonucu sebebin elinden alıyorum. İkisini birden Rabbimin esmasına teslim ediyorum.
Nasıl etmem ki? Mahlukatın en şereflisi olan Resul-i Ekrem o kadar sık “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki...” dedikten sonra? Bütün nefisler Onun kudret elinde. O “ol” demeden şu yazı bile doğamıyor.

“Tarih ve siyer gemisi”yle Asr-ı Saadeti gezerken onun hayatından “sebebin tesirden azl”ine dair mükemmel örnekler buluyorum. Ap açık mucizelere muhatap oluyorum. Meselâ ordunun su arar hale geldiği zorlu bir seferde Rabbinin izniyle parmaklarından musluk gibi sular akıyor. Sonra “Haydi temiz ve mübarek suya geliniz” diyor. Ve ekliyor: “Suyun artışı ise Allah’tandır.” Bir başka seferde yine susuzluk çekiliyor. Bir kuyudaki az bir suyu alıp götürmekte olan bir kadının kırbasından su alınıyor. Bir kaba koyuyor. Bereketle dua ediyor. Tekrar kırbaya boşaltıyor. Tüm ordu bereketlenen o az suyla tüm kap-kacağını dolduruyor. O ise kadına hitaben “Biz” diyor “senin suyundan almadık. Belki Cenab-ı Hak bize hazinesinden su içirdi.”

Bu sırrı bir daha ders vermek için “Nalın tasması gibi en adi birşeye bile muhtaç olduğunuzda onu Allah’tan isteyin” diyor. Bunu kendi hayatıyla belgeliyor. Diğer tüm mahlukların hayatını da şahit gösteriyor. Meselâ kuşları delil getiriyor. “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz kuşu rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı” diyor. “Kuş sabah aç gider akşam tok döner.”

Diğer bir kuş başka bir dersin vesilesi oluyor. Bir seferde bir sahabi elinde bir yavru kuşla yanına geliyor. Anne kuş da ansızın gelip kendini yavrusunu tutan ellere atıyor. Yavrusunu kurtarmaya çabalıyor. Herkes hayret içindeyken o “Bu kuşa mı hayret ediyorsunuz?” buyuruyor. “Onun yavrusunu aldınız o da merhametinden kendisini sizin ellerinize yavrusunun yanına attı. Allah’a yemin ederim ki Rabbiniz size bu kuşun yavrusuna gösterdiği merhametten daha fazla merhamet eder.”
Bu örneğin ışığında kendimde ve sair mahluklarda görünen cüz’i numunecikler ile de Rabbimin esmasını tanıma dersi alıyorum. Sözgelimi az önceki olayda Rabbimin Rahîm ismine şahit oluyorum. Onun gibi nerede cüz’î bir ilim alâmeti görsem onun Alîm ismine gidiyorum. Bana verilmiş cüz’î irademle Mürid ismini cüz’î iktidarımla Kadîr ismini cüz’î malikiyetimle Mâlik ve Melik ismini tanıyorum.

Bundan da öte muazzam bir sırrın daha farkına varıyorum. Anlıyorum ki o “acziyeti içinde sultan”dı. Âcizliğini en azamî derecede hisseden kul oydu. O yüzdendir ki her daim Kadîr-i Mutlak’ın dergâhından yardım talep ediyor. Fakrını doruk noktada hissediyor. O yüzden Ganiyy-i Mutlak’ın mutlak ve hudutsuz hazinesi önüne açılıyor. Bir ümmi olarak hiçbir bilgiyi kendine mal etmiyor. Ve en derin sırlar ona bildiriliyor.

Bu acz ve fakr tavrı hayatının her adımında gözümüze görünüyor. Meselâ devesi kayboluyor. Ehl-i nifak söylenmeye başlıyor: “Tuhaf şey peygamber olduğunu iddia eder gökten haber verir. Halbuki devesinin nerede olduğunu bilmiyor. “ Kızmıyor kızarmıyor üzülmüyor. “Aslında iyi bilirim ama” kabilinden ancak bizim gibi aczini anlamaktan aciz insanlara yakışan izahlara girişmiyor. Kulluğundan ve bir kul olarak acizliğinden emin “Ben bilmem” diyor rahatlıkla. “Vallahi ben Allah bana ne bildirirse ancak onu bilirim.” Ve bu teslimiyete mukabil Alîm olan Allah ona o anda devenin yerini ilham edince ekliyor: “Allah bana bildirdi ki...”

Diğer bir devesini bir seferde bir bedevi geçiyor. Ashab üzülüyor. Onun devesi hep en önde olsun istiyorlar. O ise “Allah’ın ileri götürdüğünü geri bırakacak yok” diyor. “Geri bıraktığını da ileri götürecek yok. Vermediğini verecek yok. Verdiğine mani olacak yok.” Başka bir vesileyle “Allah’ım Senin gücün yeter halbuki benim yetmez. Sen bilirsin halbuki ben bilmem” buyuruyor. Güçsüzlüğünü Kadîr-i Mutlak’ı tanımanın; bilmeyişini Alîm-i Mutlak’ı bilmenin vasıtası kılıyor. Yağmur dilerken “Gani Sensin fakir ise bizleriz. Üzerimize rahmeti yağdır” buyuruyor. Yağmur geldiğinde ise yine Ona yöneliyor: “Allah’ın herşeye kâdir olduğuna kendimin de Onun kulu ve resülü olduğuna şehadet ederim.” Keza “Sen Rabbimsin ben ise kulunum” diyor. Her daim acz ve fakr ile Ona ilticanın usulünü veriyor. Getirdiği nuru göremeyenler tarafından Taif’te taşlanıyor. Rabbine dönüyor. “Allah’ım insanlar karşısındaki zayıflığımı güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey erhamürrahimîn sen zayıfların Rabbisin. Ve sen benim Rabbimsin” diyor. “Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nuruna sığınıyorum. Dilediğine yardım etmek Senin elindedir. Senden başka Kadîr ve Kaviyyü’l-metîn yoktur.”

Kendi aczini kendisi gibi her bir insanın aczini ve de tüm mahlukatın aczini bildiği için her daim yalnız Ona dayanıyor kısacası. Ondan istiyor. Ona dua ediyor.
İnsana verilmiş acz zaaf fakr gibi vasıfların getirdiği nurla nasıl da nurlandığını görmem bu sayede hiç de zor olmuyor. Gerçi akıl ve kalbimin önünde onu perdeleyen engeller yine de var. Ne ki “siyer gemisi”ne bindikten sonra istediğim kadar perdeli olayım bunu rahatça görüyorum. Çünkü güneş gibi ap açık ortada duruyor. O zaafını aczini ve fakrını en azami mertebede biliyor; ve zaaf acz ve fakrdan münezzeh Rabbine tüm isimleri ile yöneliyor. En ziyade muhtacımız en çok isteyenimiz de o. Gördüğü tüm güzelliklerin perdesiz devamını yani bekasını istiyor. Kendine ve ümmetine başlayıp da bitmeyen ebedî bir saadet istiyor. Beka istiyor. Cennet istiyor. Ve tüm mevcutların aynalarında güzelliklerini gösteren bütün ilahî isimler ile beraber istiyor. O esmadan şefaat talep ediyor. Bu sırrı görünce “Ubudiyet-i Ahmediyenin ruhu duadır”ı da anlıyorum. Onun muazzam duası ile acz ve fakrımız zaaf ve ihtiyacımız nurlanıyor. Kalb ve akıl nurlanıyor. O nurlanmanın içerdiği dua ve niyaz ile insan nazlı bir sultan nazenin bir halife halini alıyor.”O nur olmazsa kâinat da insan da hatta herşey dahi hiçe iner”di zaten.
Üç ayrı “yüz”de Rabbini esmasıyla tanıyıp tanıtıyor sevip sevdiriyor sevgili Resul. Ona her bir ismiyle yöneliyor. Her bir isme de tüm kainatı arkasına alarak yani tüm kainatın o isme ettiği şahitliği özümseyip Rabbine sunarak muhatap oluyor. Sonuçta “Allah’ım” diyor “Sana esmanın hepsiyle niyaz ederim.” Cevşen’inde bunu öğretiyor.Her günkü tesbihatında her bir anında bunu öğretiyor. Meselâ teheccüde kalkıyor. Namazını kılıyor dua ediyor. Duası içinde hamd ve niyaz ediyor. Bütün güzel isimlerin bütün kemal sıfatların sahibi olarak Halikını övüyor. “Ya Rab” diyor. “Her hamd Senin içindir. Sen göklerin ve her yerin ve bunlardaki herşeyin Müdebbirisin.” Devam ediyor: “Yine her hamd Senin içindir. Sen göklerin ve her yerin ve bunlardaki herşeyin Nurusun.” Hamd ve niyazını sürdürüyor: “Yine her hamd Senin içindir. Sen göklerin ve her yerin ve bunlardaki herşeyin Malikisin.”
Yahut “İlahi” diyor “yalnız Sana hamdolsun ki göklerin ve yerin Nuru Sensin. Yalnız sana hamdolsun ki gökleri yerleri görüp gözetmekten gafil olmayan Kayyum Sensin. Yalnız Sana hamdolsun ki göklerin yerlerin ve içlerinde olanların Rabbi yalnız Sensin.”

Bu sırdandır ki ondan aldığı dersle Hz. Âişe Rabbine şöyle yöneliyor: “Rabbim Esma-i Hüsnandan bizim bildiğimiz bilmediğimiz bütün isimlerinle Sana münacat ederim. Her vechiyle büyüklerin büyüğü olan isminle Sana dua ederim. Her kim Sana bu isimlerinle dua ederse icabet edersin Rabbim.” Ve Resul-i Ekrem gaybî bir hazineden geldiği için hiç eksilmeyen tebessümüyle “İsabet ettin isabet ettin” buyuruyor.

Her haliyle dua ediyor sevgili Resul. Meselâ kalblerin iman ve ubudiyete açılmasına mani perdeleri fethedip açmak üzere bir gazveye çıkıyor. İlgili yere vardığında “Allah’ım” diyor “göklerin ve gölgeledikleri şeylerin Rabbi; yerlerin ve yüklendikleri şeylerin Rabbi; şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi; rüzgarların ve savurdukları şeylerin Rabbi! Senden bu köyün hayrını halkının hayrını ve içinde bulunanların hayrını isteriz. Köyün şerrinden halkının şerrinden ve içinde bulunanların şerrinden Sana sığınırız.” Sefer dönüşünde ise bu kez zaferin hakiki sahibine şükrederek “Bir tek olan Allah’tan başka ilah yoktur onun ortağı yoktur” diyor. “Mülk Onundur hamd Onadır O herşeye kadirdir. Biz dönenleriz tevbe edenleriz kulluk ve secde edenleriz Rabbimize hamdedenleriz.”

Mağfireti için affı için yalnız Rabbine yöneliyor. “Çünkü Gaffâr ve Rahîm sensin.” Hem “Melik Sensin. Senden başka hak mabud yoktur.” Hem “Sen benim Rabbimsin ben Senin kulunum... günahlarımı toptan mağfiret et. Zira Senden başka günahları mağfiret edecek yoktur. Bir de beni en güzel ahlâka sevket bana en güzel ahlâkı gösterecek senden başkası yoktur. Beni ahlâkın kötülerinden geçir. Beni kötü ahlâktan geçirecek Senden başkası yoktur...”

Geleceğe dair bir mesele zuhur ediyor. Yine Rabbine yöneliyor. Onun Alîm ismini bilip zevk etmenin huzuruyla “Ya Rab hakkımda hayırlısını bildiğin için Senden hayırlısını dilerim” diyor. Yine Rabbinin Kadîr ismine sığınıyor. “Ve Senin kudretin yetiştiğinden Senden beni kudretlendirmeni dilerim.”

Böylesi binler dua ve niyaz ile bize de yolumuzu öğretiyor. “Ahlâk-ı ilahiye ile ahlâklanınız” nebevî düsturunu yaşamanın yolunu hayatıyla gösteriyor. Böylece anlıyorum; “ahlâklanma”nın özü onun çok kez ifade buyurduğu şu bir cümleye bağlı: “Sen benim Rabbimsin ben Senin kulunum.” Bu sırrın talimiyle anlıyorum; ahlâklanmanın özü kendi nihayetsiz aczimi görüp Kadîr-i Mutlak’ın nihayetsiz kudretine sığınmamda saklı. Fakrımı bilip onun sonsuz rahmetine sığınmamda saklı. Kusurumu görüp Cemil-i Zülkemal’in cemal ve kemaline sığınmamda saklı.
Çünkü sevgili Peygamberim öyle yapıyor. Sonsuz bir acz zaaf fakr ve ihtiyaçla yoğrulmuş insanlığımı bütün isimler kendisinin olan Allah’a kulluğun temeli ve harcı yapıyor. Sonra “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş edeblendirmiş” diyor. Bunca yolculuğun ardından ben de buna şehadet ediyorum. Hakikaten Rabbimiz sevgili Peygamberi en güzel surette edeblendirmiş. Zira benim çoğu kez yaptığımın aksini yapıyor. Bana âcizliğimi iyice gördüğü anlarda Rabbime dönüp isteğim yerine gelince “Ben becerdim” dememin yanlışlığını gösteriyor. “Ben edeblendim” demiyor. “Rabbim beni edeblendirdi.” Said Nursî de şahidi bunun: “Edebin envaını Cenab-ı Hak Habibinde cem’etmiştir.”

Fiil hal ve sözleri ondaki edebin gerçekten Rabbinden geldiğinin delilleri. Meselâ dağınık haldeki saçını düzeltiyor. Soruyorlar: “Ya Rasulallah niçin?” Cevaplıyor: “Allah Cemîldir cemali sever.” Her bir işini tek sayılar ile bitirmeyi seviyor. Suyu üç yudumda içiyor. Tesbihatını otuzüç kez tekrarlıyor. Bir eve girmeden üç kez sesleniyor. Rüku ve secdede Rabbini üç beş yedi yahut dokuz kez tazim ediyor. Neden? “Allah Birdir bir’i sever.” Gününü vitrle yani tek rekatlı bir namazla bitiriyor. Neden? “Allah Tektir tek’i sever.” Hem “hediyeleşiniz” diyor; hediye vermenin en eşsiz örneğini hayatıyla arzediyor. Çünkü “Allah Muhsindir ihsanı sever.” Hem “Temizlik imandandır” buyuruyor. Böylece Allah’ın Kuddüs olduğunu bilip bildiriyor. Kendisine karşı işlenmiş kusurları affediyor. Allah Gafurdur çünkü affetmeyi sever. Adaletle hükmediyor. Allah Âdildir adaleti sever. Kendisine kılıç çeken Mekke’nin fakirlerni doyurup giydirecek kadar merhamet gösteriyor. Allah Rahîm ve Rahmandır merhameti sever. Hannândır şefkati sever.

Bu ölçüyü anlamamla birlikte onun Sünnet-i Seniyyesinin kendi hayatım için önemini kavrar gibi oluyorum. İlk okuduğumda abartılı gelen bir hükmün hikmetini de şimdi bir nebze anlıyorum. Beni Resulullah hakkındaki peşin hükümlerimden kurtaran bana onu tanıtıp sevdiren Risale-i Nur Esma-i Hüsna’nın cilvelerinin “şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde intişar” edip göründüğünü yazıyordu. Şimdi şimdi gerçekten öyle olduğunu anlıyorum. Anlıyorum ki onun her fiilinde Ona giden bir yol var. Her hali Onun bir ismini ders veriyor. Her sözü Onun esmasına ulaşarak sonlanıyor.

Sünneti ile kâinat cümlesine “nokta” oluyor Resûl-i Ekrem. Onun sünneti olmayınca cümle eksik kalıyor. Tamamlanmıyor. Dahası bir cümle ancak tamamlanınca cümle haline geldiğine göre anlamsızlaşıyor.

Tüm bunları gördüm ya onun sünnetine revan olayım istiyorum artık. Onun sünnetine göre yaşayıp Rabbimi onunla tanımak istiyorum. Onun kendisini Ona sevdirdiği Rabbinin sevgisine ben de muhatap olmak istiyorum. Bunun için onun da seveceği bir hayat yaşamak istiyorum. “Mahbubiyet derecesine çıkan bir ubudiyet”le ona ve Ona kavuşmak istiyorum.

İstiyorum; çünkü o da istemişti. Ve isteyene istediği verilmişti.
P®€ñ§£$ isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla


Bu konuyu aşağıdaki sitelere kaydet

Etiketler
peygamberin, gunu


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler
Stil
Normal Normal
Hybrid-Şeklinde <