| |||||||
| Kayıt ol | Etiketler | Ajanda |
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| | #11 |
| | Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım! Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam bağımsız geçekt-en demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım.! Yaşasın Türkiye! Yaşasın yarının bağımsız Türkiyesi için mücadele! |
| |
| | #12 |
| | Doğan Avcıoğlu Gerilla (Devrim, 23 Şubat 1971) NATO'nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye'yi korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay'da bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süperdevlet saldırıları karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil miydi? Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay'da herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti... Şimdi Türkiye'de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve emperyalistlere karşı bir savaş... Adına "şehir gerillası" deniyor ve devrimci gençliğin bu savaşı başlattığı öne sürülüyor. Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim'in sandıktan çıkacağı inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü: Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı komandolar dikti. "Fruko"lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, "nefis müdafaası"nın gereği oldu. Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar. "Haytalar, serseriler" edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci gençlik suçlu tutuldu. Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler. Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. "Şellefyan düzeni" bütün pislikleriyle gözler önüne serildi. Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler. Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne Demirel'in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değitirecek değildir. Parlamento, partilere ve meb'uslara Hazine'den para sağlamak amacıyla Anayasa'yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık içindedir. Millet Meclisi'nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte ve inşa olunacak Meclis Camii'nde Cuma namazı kılınıp kılanamayacağı tartışılmaktadır. Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir. Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir. Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde devrimci şiddeti körükleyecektir. Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde, gerilla, yenilmez bir güç haline gelir. Türkiye'de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir. Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, vargücümüzle devrimci bir iktidar için mücadele edelim. |
| |
| | #13 |
| | Yılmaz Yeşildağ Yürekleri yüreğimde mühürlü "Bir zifir karanlıkta düştüm yola Vurdum yolumu dağlara Can görirem, cin görirem, korkmirem Kükremiş aslan görirem, korkmirem Bir yobaz insan görirem, korkirem Onun bana can alıcı fikirlerinden Can alıcı zikirlerinden, korkirem balam , korkirem." Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini. Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa basa. Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için, Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye. O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak. Bir gün önce hücre de de olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah. O sabah doğmasa da olurdu. Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını. Tam yirmi altı yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son sınıftaydım. askeri lise. kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere. Koca anfi ağzına kadar hınca hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir köşeye sıkışmıştık. Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu. Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı. Başta konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı duydum. -Deniz geldi!.. Deniz geldi!.. Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım onunla. Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O, esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü. o kadar. Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü çocuğun emaneti onurum olacak. Yine bir 6 Mayıs gecesi. Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın. Yürümeyi neredeyse unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna aldırmadan özenle çıkardı içindekileri. sendığın en altından işlemeli bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı. Sararmış gazete küpürlerinin arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine. Bana: - Bunları hatırladın mı? dedi. Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum. Ama anam susmadı: - Bunları o sabah sen getirmiştin bana. "Anam" demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu karanfilleri. Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin. Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı yorgun bir dağı andıran anamın. kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine. Gözleri sulanan anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek için masaya geldiğim zana kızımın: - Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum. Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki. Yaraları kabuk bağlamıştı kimilerinin. Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini eklemişti yanıbaşına. Kimileri de!.. Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım. Her mayıs kanlı şimdi. Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları boğuyor Tiran'ı. Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla, yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız yola. Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken; bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz. Bir nedeni vardır elbit her yürek depreminin. Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim. İşte, bu yüzden Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara: - BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ? BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR." İşte bu yüzden: "Haram olsun gerille yüreğimi alıp elime mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları ölüp dirilip binlerce kez öpmezsem alnını ölümün haram olsun on sekiz yaş gençliğime" dizeleriyle haykırdım şiirlerimde. İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum öfkeli yüreğimi. |
| |
| | #14 |
| | Gökçe Fırat Hatırla devrimci... ![]() Yalnızsın... Evde “Hatırla Sevgili” dizisini izliyorsun. O günler, unutmaya çalıştığın günler... Kimbilir belki de hatırlamaya çalıştığın, ama utancından hatırlamaya bile cesaret edemediğin günler. Bir taraftan kahveni içiyorsun, yanında karın, yan odada çocuğun. Kaç yıllık evlisin? 12 Mart’tan mı hemen sonrasıydı, 12 Eylül’den mi evlendiğinde? Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti. Evet, evlilik bir özeleştiriydi ve bir nevi “düzeltme harekâtı” değil mi! Evet, aynen böyle düşünüyordun. O yanlışlardan kurtuluşun bir başlangıcıydı senin için. Devrimcilik adına girdiğin yanlışlardan. ... Önceleri her şey normaldi, güzeldi. Kalabalıktınız. Çok kalabalık. O kalabalık sana güven veriyordu. Daha da çoğalacak ve en sonunda devrimi yapacaktınız. Devrim çok yakındı, o nedenle gelecek kaygın yoktu. Okul, iş, evlilik gibi şeylerin hepsini devrimden sonrasına ertelemiştin. ... Ama işler birden değişmişti, kalabalıklar çekilmiş, yapayalnız kalmıştınız. Yalnızlık... O günlerde en çok duyumsadığın şey buydu. Yalnızız diyordun önceleri, arkadaşlarına bile açılamadan kendi kendine: Yalnızız işte bizi yalnız bıraktı bu halk! Hücre evindeydin. Yanında iki arkadaşın daha vardı. Bir yandan Türkiye devriminin teorik meselelerini tartışıyordunuz ama için içini yiyordu; ya bu yalnızlık gibi çok pratik sorunu nasıl çözecektiniz! ... Birden o hücre evindeki günlere daldın gittin. Biraz sonra dizi bitti. Çocuğunun odasına gittin, ne de güzel uyuyordu, öptün, üstünü örttün. Sonra bilgisayarının başına geçtin. Birazdan karın da yattı. Evde ayakta kalan tek sensin. Ne işin var bilgisayarın başında bu saatte? Ne yazacaksın ki? Bildiri mi!.. Artık yazdığın tek şey, şirket toplantıların için aldığın notlar, raporlar... Evet, uykusuz bir gece bir şeyler var rahatsız eden seni bugün. Biliyorsun aslında dizi seni çok rahatsız etti. Bu bölümde Deniz’ler idam edildi! Yutkundun kaldın televizyonun karşısında. Evet onlar gerçekten öldüler ve sen yaşıyordun. “Keşke ben ölseydim de onlar yaşasaydı” diye geçirdin içinden en çok. Sinirlerin daha da bozuldu. Sinirini bozan şey tam da bu düşünceydi ama. Onlar yaşamalı ve sen ölmeliydin, ama sen hiçbir zaman ölme cesareti gösterememiştin! Evet gösterememiştin. ... Hücre evini hatırlıyorsun değil mi? İçine o kurt düştüğünde kafan nasıl da çalışmaya başlamıştı. Kendini ilk defa böylesine zeki sanıyordun. Artık sorgulamaya başlıyordun. Her şeyi. Örgütü de. Teoriyi de. Bugüne kadar hep birileri yazmış sen o yazılanları dağıtmıştın. Birileri emretmiş sen yerine getirmiştin. Evet böyle başlamıştı... ... Dönekliğin! Evet gecenin bu yarısında kendine itiraf edemediğin şey tam da bu! ... Dönekliğin! Senin sorgulama dediğin şeyin, daha doğrusu sorgulamak, özeleştiri yapmak, düzeltmek dediğin şeyin, aslında döneklik olduğunu çok iyi biliyordun, ama hep bilinçaltına itiyordun. ... ![]() Bilinçaltına iterken çok rahatsız da olmuyordun. Çünkü girilen yanlış ortadaydı. Devrim kitlelerin işiydi, devrim halkla buluşmak, onunla birlikte yürümek işiydi. Ama siz bu yoldan kopmuş, silahlı eylem gibi bir maceracılığa sapmıştınız. Bu yolla devrim olmayacağı da ortadaydı. Yani haklıydın kendince. Haklıydın ama bu gece soruyu bir de başka türlü soruyorsun kendine: Yanlıştan vazgeçip doğruyu yapmamıştın ki! Tamam madem kitle hareketinden kopup bireysel eylemlere girişmek yanlıştı, ama sen bu yanlışı görüp, düzeltmemiştin ki! Önünde iki yol vardı, ya doğru yola gidecektin ya da her şeyi bırakıp gidecektin. Sen her şeyi bırakıp gittin. Her şeyi bıraktığın için bugün hiçbir doğrun yok savunulacak. ... Evet sen o hücre evinden bir gün çıktın ve gittin... Sonrasını da hatırlatayım mı? Sen çıktıktan hemen bir gün sonra basıldı ev. O kızı hatırlıyor musun? Hani evde birlikte kaldığınız. İçten içe sevdiğin kız. Ev basıldığında hiçbir tepki vermedi. Diğer erkek arkadaşın da vermedi. Akıllarına sen geldin, dün gece eve gelmemiştin. Endişe etmişlerdi senin için. Senin dönek olabileceğine pek ihtimal vermemişlerdi ya da vermek istememişlerdi. Polisler alıp götürürken sadece göz göze geldiler, birbirlerinin gözbebeklerine baktılar... ... Hücre evinden hücreye atıldılar. İhbar vardı; üç kişiydiler. Ama biri yoktu evde. O sendin. Yerin tam üç kat dibinde işkenceciler sorguya başlamışlardı. Her şeyi soruyor, her şeyi öğrenmeye çalışıyorlardı. Kim, kimler, nerede, nerelerde. Ya bir yer soruyorlardı, ya da birilerini. Bilmiyoruz diyordu arkadaşların. Yoldaşların mı demeli yoksa. O zamanlar yoldaş derdiniz birbirinize. En çok da evdeki üçüncü kişiyi soruyorlardı. Yani seni. Seni çok sordukları için senin kaçak olduğunu düşünüyorlardı. Dönek olmadığını sanmak onlara direnç veriyordu. Konuşmadılar da. Ama konuşmamak kurtuluş değildi. Gerçekten değildi. ... Sonra gazetede o ölüm haberini okuduğunda ilk önce dünyan allak bullak olmuştu. Evet o çocuk ölmüştü, hücre evindeki arkadaşındı, adı, adının ne önemi vardı, devrimciydi o, ölmüştü. O devrimciydi ve ölmüştü. Sen o sabah kahvaltını annen ve babanla birlikte yapar, okulunu bitirip hayata atılma hazırlığı yaparken... O hayata veda ediyordu. Hiç bilmedin neden öldüğünü. İşkencede ölmüştü. Ama bilmediğin, senin adını vermemek için öldüğüydü. Canın sıkıldı o gün. Sadece canın sıkıldı. Ve geçti gitti. Sonra o kızı da düşündün, ama o düşünceyi savuşturdun. Ölse okurdun gazeteden! Gazeteleri takip ettin, yoktu bir ölüm daha. Bu bile seni mutlu etti. Oysa o karanlık dönemde ölüm bile bazan bir kurtuluştu. Çünkü kızların üzerine daha fazla gidiyorlardı. Ama konuşmadı o da. Sustu. Yaşadı belki ama o işkencelerde yapılanları herkes gibi sen de duymuşsundur. Konuşmayalım. Hayata veda etmedi ama hayatı kararmıştı. Ondan sonra, o işkenceden sonra artık istese de çocuğu olmayacaktı. ... ![]() Canın sıkılıyor bu gece yarısı. Bu hikayeyi bilmiyordun. Belki senin gerçek hikayen bu değil, ama bu hikaye sen ve senin gibi tüm döneklerin ortak hikayesi. Ölüler hepimizin ölüleri. Direnenler hepimizin gururu. Ama dönekler hepimizin yüz karası. Sen ve senin gibiler zoru görüp ortadan kaybolurken birilerine direnmek ve ölmek düştü. Biliyorsun bunu. ... Hücre evini terk ettin de ne oldu sanki? 30 yıl geçmiş üstünden. Şimdi neredesin? Güvenli, konforlu bir sitenin, lüks bir dairesinde... Demek ki parayı da bulmuşsun. 150 dairelik bir apartmanın içindesin. Ama komşu daire dahil tek bir komşun yok... -Evet! karın da çalışıyor, sen de çalışıyorsun, gece geç geliyorsunuz eve- Ama sebep bu değil biliyorsun. Çok iyi biliyorsun. Şimdi o otuz yıl önceye git ve bir daha düşün: O hücre evinde mi daha yalnızdın, şimdi mi! Biliyorsun cevabını ve bu canını çok sıkıyor... O hücre evinden bu hücre evine sorgula hayatını. O gün sorgulamayı keşfetmiştin ya hani! Döneklik için çalıştırıyordun ya kafanı? Biraz da şimdi çalıştır. Kimden emir alıyorsun? Patronundan. Örgütün kölesi olmaya çok isyan etmiştin, ya şimdi kimin kölesisin! Patronunun. Televizyon karşısında geçiriyorsun ömrünü, başka yaptığın hiçbir şey de yok... İtiraf et, bu hücre evine kendi kendini hapsettin. ... Ne için? Sadece ve sadece kendi rahatını bozmamak için. Şimdi sakın teori üretme. Bir defa olsun hayatında gerçekten namuslu ol. Ne davan için, ne ülken için seçmedin bu yolu. Bu yola sadece ve sadece kendi hayatını kurtarmak için girdin. ... Ama diyeceksin ki ben fikirlerimden hiç taviz vermedim. Hâlâ solcuyum, sosyalistim. Hâlâ Atatürkçüyüm. Hâlâ antiemperyalistim. Hâlâ devrimciyim. Hâlâ... Hayır! Hayır! Hayır! Hâlâ değil sen hiçbir zaman dediklerinden hiçbiri olmadın. Sen, Atatürk’ü savundun hep, ama Atatürk’ten öğrendiğin şey, bu ülke için gerekirse canını vermek olmadı. Atatürk koskoca paşalık rütbesini söküp attı, profesyonel devrimci oldu. Sen? Sen! Hiçbir şey olmadın... Deniz Gezmiş! İstese avukat olurdu, devrimci olmayı seçti. Diğerleri, Mahir, Sinan... Savunuyorum dediğin insanların nesini savunuyorsun! Devrimciliklerini savunmuyor, hatta insanların o devrimciler gibi olmaması için teoriler üretiyorsun. Sonra bir de diyorsun ki, şu Kürtçüler Deniz’in Atatürkçülüğünü niye kabullenemezler! Kızıyorsun onlara, Deniz’i Kürtçü göstermeye çalışıyorlar ama o Atatürkçüydü! Evet Kürtçüler Deniz’i çarpıtıyor. Tıpkı senin gibi! Sen belki onlardan daha da namussuzca davranıyorsun. Deniz, elbette antiemperyalistti, solcuydu, Atatürkçüydü, milliyetçiydi. Onlar Deniz’in bu yanlarını saklıyorlar diyorsun? Ama sen Deniz’in devrimciliğini neden saklıyorsun? Deniz Gezmiş’ten insanlara vereceğin örnek ne? Atatürkçü olun mu diyeceksin! Milliyetçi olun mu! Sosyalist olun mu! Devrimci olun niye diyemiyorsun... .... Canın sıkılıyor. Daha da çok. Birden o kızı hatırladın ilk defa. Evet karınla ne kadar mutlusun ki... Öğrenilmiş bir mutluluk. Neyi ne kadar paylaşıyorsunuz ki? Oysa ne düşünüyordun o zamanlar... Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti. Öyle mi oldu!.. Hücre evinde en azından arkadaşlarınla daha fazla şey paylaşıyordun. Bunu biliyorsun. Çok iyi biliyorsun. Onlar senin için ölüme gittiler biliyorsun ve karım dediğin hayat arkadaşının senin için bir yürüyüşe bile gelmeyeceğini de! Bedreddin yarın yanağından gayrı her şeyde ortağız derdi. Sizin ortaklığınız ne peki? Sadece eviniz, hücre eviniz. Bir evin böldüğü iki ayrı ruhsunuz aslında. Biliyorsun bunu. Hücre evleri devrim için birleştirirdi ruhları ama bu ev, bu lüks sitenin lüks dairesi devrimci olan ne varsa bölüyor... ... Sen, karın, çocuğun üç kişilik dünyanız. Çocuğun iyi bir eğitim alsın, bir yerlere gelsin istiyorsun. Her şeyi de aslında onun için yapıyorsun... ... Hayır hayır hayır. Biliyorsun aslında bu da bir yalan. Sadece kendi çocuğunu düşünmesi bir insanın, biliyorsun alçaklıktır, namussuzluktur. Hani paygamber efendimiz demiş ya, komşusu açken kendi tok yatan... Nerden çıktı bu peygamber şimdi? Eskiden Marks vardı, Lenin vardı: Sonra Nâzım’ın şiiiri: “Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!” ... Off çekiyorsun canın çok sıkılıyor. Deniz’in de en sevdiği şiirmiş bu. Her gösteride bunu okur ve güneşi zapta yürürlermiş.. Evet artık yürüyemiyorlar. Ama zaten ölüler yürüyemez. Ya dönekler ne kadar yürüyebilir? Nereye kadar yürüyebilir? ... Deniz’i düşünüyorsun. Hâlâ kahraman. Bugün televizyonda abisini gördün Deniz’in. Babasını da hatırlıyorsun. Yıllar sonra bile Deniz’i nasıl da savunuyordu adamcağız... Biricik oğluydu oysa. Ama hiçbir zaman “keşke yaşasaydı oğlum” demedi biliyorsun. Annesi de demedi. Kardeşleri de. Oysa bir aile için ne zor kabullenilir şeydir ölüm. Hele genç ölüm. Hele böylesine namuslu bir ölüm. ... Hınç duyuyorsun sonra mahkemeye, savcılara, düzene. Suçsuz yere astılar diyorsun Deniz’i. Deniz çok haklıydı diyorsun. Sonra şimdi şaşıyorsun kendi komikliğine, ikiyüzlülüğüne. Madem haklıydı gitseydin ya peşinden! Evet gidemedim diyorsun. Yoo gidenler peşinden gitti, sen gitmedin. Gitmek istemediğin için gitmedin! ... Kahramanlık gösterecek kadar yiğit değildin belki. Yiğit olmayana biz Türklerde eskiden isim bile vermezlermiş gerçi ama... Madem o kadar yiğit değildin, biraz namuslu da mı olamazdın! Biraz sözünün eri de mi olamazdın. Evet kahraman değil er de mi olamazdın. Madem kavgada komutan olamadın, neden nefer olamadın? Neferlik üstelik o kadar tehlikeli de değildi. Yine hayat kurabilirdin kendine, belki hatta kendi işini yapardın ama bir şekilde hizmet ederdin mücadeleye ve örgüte. Bunu da yapmadın. Sen Devrim için hiçbir şey yapmadın. Karşı tarafa geçtin. Biliyorsun ve gecenin bu saatinde kendine itiraf da edemiyorsun. Etsen rahatlayacaksın aslında. Aslında Deniz’i asan 12 Mart cuntası değildi sendin! Ve hatta o kız arkadaşına da 12 Eylülcüler değil sen tecavüz ettin işkencede! Kahramanlık Deniz’e düşmüştü, sen nefer olabilirdin onu da yapmadın. Sana tek bir rol kaldı cellat oldun!. O kızın belki kocası olabilirdin ama bırakıp kaçtın. Onu işkencecilerin eline bırakıp... Ne devrimci olabildin, ne yoldaş, ne eş... Tarih değil sen biçtin o rolü kendine, tecavüz ettin gelecek güzel günlere ve gelecek güzel günlerin hayalini kuran o genç kıza... ... Evet içerde çocuğun uyuyor, bilmiyor babasının kim olduğunu. Sözde onun geleceği için cellat olduğunu! Ama bilecek. Aklı erecek. Ve keşfedecek içine doğduğu o kara faşist düzenin, aslında babası ve babası gibilerin eseri olduğunu. Bilecek, faşizmin faşistlerin değil, faşizme boyun eğenlerin eseri olduğunu. Deniz’leri okuyacak, öğrenecek ve soracak babasına. Hatta soruyor bile değil mi? Baba sen ne yapıyordun o zaman!.. ... Yoksa sıkıntın ondan mı? Deseydin ya kızım ben onlar asılırken hücre evini bırakıp kaçtım... Diyemezsin değil mi... ... Ya da senin için yavrum her şey dersin... İnanır mı dersin! Hiç sanmıyorum... Sen çocuğun olmadan önce, evlenmeden önce mücadeleyi bıraktın. Şimdi ise mücadele etmemenin gerekçesi olarak çocuğunu ve eşini gösteriyorsun. Kanmaz değil mi? Kimse kanmaz... ... Çocuğun senin güvencen. Seni mücadeleye çağıran her sese karşılık onu öne sürüyorsun. Aslında korumaya çalıştığın çocuğun bile değil, çocuğunu kendine siper etmişsin. ... Yıllar öncesine git. Sibel’i hatırla. Maltepe’deki o evi. Ulaş’lar o eve girip küçük bir kızı rehin almışlardı hatırlarsan. Polis etrafı sarmıştı. Ama onlar o kız çocuğunun arkasına saklanmayı seçmediler. Devrimcilik, kendi hesabını vermekti. Onlar orada öldüler, Sibel yaşadı.... Aslında ne kadar da benzer durumunuz. Ama sen onlar kadar namuslu olamıyorsun. Bırak kızının arkasına saklanmayı artık korkak!.. Sen kızını değil kendi rahatını düşünüyorsun. Çünkü sen bencilsin. ... Evet seni tanımlayacak tek şey bu, biliyorsun. Sosyalist, milliyetçi, Atatürkçü, istediğini seç. Hepsi mi diyorsun. Tamam kabul. Peki önüne bir sıfat koy şu sosyalistliğinin, Atatürkçülüğünün, milliyetçiliğinin! Devrimci diyebilir misin? Elbet diyemezsin. Biliyorsun tek sıfatın var senin yoldaş! Hadi söyle. Bencil... ... Bak istersen şöyle koy yan yana... Devrimci sosyalist misin bencil sosyalist mi? Devrimci Atatürkçü müsün bencil Atatürkçü mü? Devrimci milliyetçi misin bencil milliyetçi mi? Teorin çok iyi yoldaş ama. Ya pratik? Biliyorsun hayat insanın gözünün yaşına bakmaz, pratiğe bakar. Diyalektiği de iyi bilirsin materyalizmi de! Ne diyordu Marks ustamız: İnsan bulunduğu konuma göre düşünür. Evet yoldaş, sen şimdi o uydu kentteki lüks hücre evinden bakıyorsun dünyaya ve hayata. Ama öylesine ikiyüzlü bir dünya yarattın ki kendine, bu ikiyüzlülük artık uykularını kaçırıyor. ... Yine canın sıkılıyor. Gerçekler canını sıkıyor. Olsun en azından fikrim doğru diyorsun kendi kendine değil mi? Fikrini değiştiren nice dönek var etrafında değil mi? Evet işte sen kendini ancak onlarla karşılaştırabilirsin. O küçücük dönekler dayanışma grubunuzda kaç kişisiniz? Neyin dayanışmasını yapıyorsunuz? Bildiğim devrimciliğin dayanışması olur özgürlüğün değil. Özgürlük devrimci olmaktır, devrimci olmayana özgür değil, bencil denir. Birey mi diyeceksin? Varsın öyle olsun, o zaman hadi bir basamak sıçra ve bireyci ol... Bravo sana yoldaş... ... Bu gece uyku yok sana anlaşılan. Bir film mi seni etkileyen bu kadar. Yoksa kapını çalan o gençler mi? Hani şu “biz TÜRKSOLU’ndan geliyoruz” diyen genç kızla delikanlı. Tam da dizinin ortasında gelmişlerdi, akşam akşam... Neyi hatırlattılar sana? Terk ettiğin hücre evini değil mi! İtiraf et ve kurtul. ... Kapıyı açtığında çocuklar konuşuyordu ama sen bir yandan onları dinlerken bir yandan da derinlere dalmıştın. Sanki, o hücre evinde terk ettiğin iki arkadaşındı kapıdakiler! Ve sana devrimcilerin pes etmediğini, etmeyeceğini göstermek için gelmişlerdi, utandırmaya seni. Belki de onların çocukları dedin içinden. Sonra gerçeği hatırladın kapıyı kapatınca, işkencede ölmüştü arkadaşın, çocuğu olamazdı. Kızın akıbetini ise bilmiyordun, merak edip hiç araştırmamıştın da. Araştırsan o hücre evinden geriye, bir ölü, bir sakat ve bir de cellat çıktığını bilecektin. Onun için araştırmadın zaten. ... Ama şimdi bir kabus gibi kapına dayanan gerçek ne? Kıza takıldın daha çok değil mi, ne kadar da ona benziyordu. Belki onu terk etmesen kapındaki genç kız sizin kızınız olacaktı... Cesurdu, kendine güveniyordu. Bir an imrendin, keşke benim kızım da böyle olsa dedin. ... Kızdan aldığın gazeteyi açtın. Nâzım’ın şiiri: Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız, toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş’emiz sıcak! kan kadar sıcak, delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak, ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! İşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! ... Yutkundun, kapattın gazeteyi. Tekrar kızı düşündün. İlk defa kendi kızın dışında bir kızı düşündün. Bu düşünce daha da irkiltti seni. Oysa ne kadar da hümanist bilinirsin değil mi? ... Yalnızsın. Lüks hücre evinde, aşağı yukarı dolanıyorsun. Seni orada vicdanınla baş başa bırakıyorum yoldaş. ... |
| |
| | #15 |
| | Gökçe FıratOlayıdım deme ol... ![]() Ulaş ve Mahir. Kendi fraksiyonlarının geleceğini düşünmeden, Deniz'leri kurtarmak için ölüme gittiler. Devrimcinin devrimciyi yalnız bırakmaması gerektiğini gösterdiler. Zulüm ejderha olsa da Telli duvaklı yurdunda Bir oğul büyütmelisin Kavgada yiğit olmalı Gün gelip yol kenarında Kızıl gül açmış alnında Bulursan yıkılmayasın Göz yaşında hınç olmalı Düşen birdir bilmelisin Bin oğlun var sevmelisin Yarın bizim yılmayasın Yüreğinde güç olmalı Adnan Yücel Deniz, Gemerek'te yakalandığında 16 Mart 1971'di. Haber gazetelere yıldırım baskı ile girdi, sabah tüm Türkiye yüreğinde bir sızıyla uyandı. O an Deniz'i düşündü tüm Türkiye, O'nu kurtarmayı... Hele mahkeme safhası başlayıp da bu işin sonunun idama gittiği belli olduğunda... “Olayıdım olayıdım oyy Okur yazar olayıdım oyy Deniz mahkemeye düşmüş Avukatı ben olaydım...” Şarkışla türküsünü Deniz için yakan yaşı yetmişe ermiş bir Türk anasıydı... Önce anaların aklına düşmüştü Deniz'i kurtarmak, çünkü o tüm anaların oğluydu, umuduydu... ... Devrimci dayanışmanın gösterilmesi gereken günlerdi. İlk yola koyulan Sinan oldu. Aslında Deniz, Yusuf ve Hüseyin, Sinan buluşmaya gidiyorlardı Şarkışla'da yakalandıklarında. Sinan, buluşmanın olmadığını gazetelerden öğrenecekti. Lideri artık hapisti, ama yapılması gereken bir görev vardı, Türkiye'yi kurtarmak ama Türkiye'yi kurtarmak için de Deniz'i kurtarmak... Gerilla hareketini başlatacakları Nurhak dağlarına yürüyüşüne devam etti yanındaki arkadaşlarıyla. Akçadağ'da bir muhtar Sinan'a onları Suriye'ye kaçırmayı önerdi. Sinan'ın cevabı netti: “Arkadaşlarımız ölümü ele kolu bağlı beklerken, biz elimiz kolumuz açık, kurtulmaya çalıştığımızı mı sanıyorsun!” Dağa çıktıklarında asker tarafından kuşatıldılar. Tarih 31 Mayıs 1971'di. Gün ağarırken askerler ateşe başladı. Sinan askerlere sesleniyordu: “Biz kardeşiz, halk çocuklarıyız bizler. Size kurşun sıkmayız. Ateş etmeyin...” Ama nafileydi ateş devam etti. Sinan'ın elinde çok iyi bir makineli tüfek vardı. Ve Sinan çok usta nişancıydı. İstese askerleri öldürebilirdi ama ya havaya ya yere ateş ediyordu Türk askerini, kardeşini vurmamak için. Bir süre sonra yaralandı. Yanıbaşında Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan düşmüştü Sinan'ın. Sonra geldiler ve yaralı Sinan'ı orada öldürdüler. İlk kurtarıcı kol böylece yokedilmişti. ... Sonra analar türkü yaktılar Sinan'lara: Dört bir yana haber salsam Öldü desem inanır mı Dağlar bana geri verin Kadirimi Sinanımı ... Sonra acı haber Deniz'e ulaştı. Sorgusunda şöyle diyecekti Deniz: “Biz Amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. Sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak dağlarında yaralandı. Silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. Biz Şarkışla'da teşhis edildik, ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik, fakat bunu asla yapmadık.” Nitekim savunmasına kendi rızası dışında yapılan bazı eklemelere de mahkemede şiddetle karşı çıkmış ve şöyle bağırmıştı: “Ben silahımı halka, orduya karşı kullanmadım. Ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka orduya karşı kullanırım şeklinde bir beyanda bulunmadım. Silahımızı vatan hainlerine çeviririz bunların kim olduğunu da başlangıçta arzettim.” ... 30 Kasım 1971 sabahı ise yine gazeteler bomba bir haberle çıkıyordu: Mahir Çayan hapishaneden kaçtı. Sinan'ların öldürülmesinden sonra İstanbul'da Maltepe Askeri Cezaevi'nde planlar yapılmaya başlanmıştı. Bir tünel kazılacak, dışarı çıkılacak ve Deniz'ler kurtarılacaktı. Deniz'in arkadaşları, yani THKO'lular, Ankara'da Mamak'taydı. Maltepe'de İstanbul'da ise THKP-C'liler bulunuyordu. Ama gün kendi örgütünü savunma, kendi fraksiyonunun geleceğini düşünme günü değildi. Gün devrimciliğin sembolü Deniz'i kurtarma günüydü. Çünkü idamlar yaklaşıyordu. 30 Kasım'da Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna cezaevinden kaçan gruptaydı. Birkaç gün sonra Ziya ve Ulaş İstanbul'da bir evde çevrildiler. Ve öldürüldüler. Ulaşların öldürülme haberi hem Deniz'lere hem Mahir'lere ulaştı. Ve yine analar türkü yaktılar Ulaş'a: “Hele ulaşa ulaşa Ulaş benzedi güneşe Ulaş gardaş can veriyor Yüreğim düştü ateşe” ... Mahir'ler yola devam etti. İdamlar Parlamento'da onaylandıktan sonra az vakitleri kalmıştı. Ünye'de Amerikan Radar Üssü'nü bastılar. Burada görevli biri Kanadalı ikisi İngiliz üç askeri kaçırdılar. Kızıldere'ye geçtiler ve bir bildiri yayınladılar: “İdamı istenen üç devrimciyi serbest bırakın biz de bu üç yabancı askeri.” Ama hükümet pazarlığa yanaşmadı. Kızıldere, MİT, polis ve asker tarafından kuşatıldı. Ev sarıldı... Ve ateş başladı. Saatlerce direndi Mahir'ler, son kurşunlarına kadar. Herbiri evin başka bir yerinde, siperde öldürüldü... Sonra analar yine ağıtlar yaktı ölen çucuklarına: Oy dere Kızıldere Böyle Akışın nere Bizde hal mı bıraktın Sana can vere vere ... Mahir'lerin ölümü bir kabus gibi çökmüştü hapishaneye. Kızıldere sonrası ilk görüş günüydü, anası ve babası gelmişti Deniz'in. Deniz dalgın, üzgün ama dimdikti yine... Döndü annesine: “Ana ana, sanki sürek avına çıkmışlar, ne canlar düştü bak, ne yiğit canlar, duydun mu, gördün mü onları...” Sonra babasına döndü: “Ölenlerimize yakışan biçimde olmalıyız” ... Artık önlenemez idam yaklaşıyordu. Hüseyin İnan'ın babası hapishanede oğlunu ziyarete gelmişti. Hiç anlaşamamışlardı babasıyla; babası tüccardı. Lise yıllarına geldiğinde babası artık büyüdüğünü, dükkana sahip çıkması gerektiğini söylemişti, ama daha lise çağında Hüseyin yolunu belirlemişti: “Ben bu düzenin adamı olamam, beşe aldığınızı ona satıyorsunuz, bu bana uygun değil.” Babası hayat pahalılığından yakınmıştı o görüş gününde, oğluna getirdiği çamaşırları fahiş fiyata almak zorunda kalmıştı cezaevi yakınından. Hüseyin o zaman döndü babasına: “Şimdi anladın mı çucukluktan beri senin dükkânına neden gelmediğimi; bizim mücadelemiz bunlarla işte, sen de aynı işi yapıyorsun, fakir fukarayı sömürüyorsunuz.” Hep böyleydi bu çocuk ama... Hele üniversiteyi kazanıp Ankara'ya yerleştikten sonra anası babası görmez olmuştu oğullarını. Bir keresinde babası şöyle demişti: “Oğlum bayramlar kurbanlar geçiyor, anan, ablanlar seni özlüyor. Neden gelmiyorsun hiç eve?” Hüseyin şöyle cevap vermişti babasına: “Eve gelemem, çünkü kendimi adadığım bir dava var, ileride en ağır cezanın verileceğini biliyorum, gelmememin sebebi budur. Beni şimdiden unutmaya çalışın, kendinizi hazırlamış olursunuz.” ... İdama üç gün kala bütün akrabalara diye yazıyordu mektubunu Yusuf: “Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıdan emir alan, bölücü anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi kopartmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6. Filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve ve emperyalizme hizmet etmektir. “Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.” Sonra babasına yazdı mektubunu: “Sevgili babacığım... “Elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenilecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. “Babacığım cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her biri oğlun sayılır.” ... Hüseyin mahkemede son sözünü şöyle söylemişti: “Elli yılın bütün hesabını yirmi gençten soruyorlar. “Tarih asıl suçluları affetmeyecektir.! “Mahkemenin sonucu ne olursa olsun dediklerimiz gerçekleşecektir! “...Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene dek, bu kavga biz olmasak da devam edecektir! Yurtsever analar varoldukça devam edecektir! Kısaca: Anaların rahmine el atamayacaklarına göre, mutlaka devam edecek ve başarılacaktır.!” ... 6 Mayıs 72'den bugüne Deniz'lerin hikayesi hep dilden dile dolaştı, efsaneleşti, halk kahraman evlatlarını bağrına bastı. Anaların rahmi hep yeni devrimci evlatlar getirdi dünyaya. Tam 33 yıl sonra Devrimci Gençlik yeniden kalktı ayağa ve TÜRKSOLU'nu çıkartmaya başladı. Yeni Denizler çıktı yola. Gencecik delikanlılar, gençkızlar... Herbiri anasının kuzusu ama önce vatanının evladı gençler. Denizleri iyi anlayan, anladığını hayata geçiren gençler. Ne diyordu Deniz mahkemede: “Profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Bu da bir cehalet örneğidir. Profesyonel devrimci bugünün Türkiyesinde kendini hayatı boyunca Türkiye'nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz iddia makamına göre hayatımızı boşu boşuna Türkiye'nin bağımsızlığına adamış olmamızdır.” O halde gencin görevi profesyonel devrimci olmaktı, tıpkı Mustafa Kemal gibi, tıpkı Deniz Gezmiş ve kuşağı gibi... Hatalar mı, elbet tekrarlanmayacak, ama devrimci geçmiş hatalar yüzünden asla karalanmayacak. Çünkü karşı çıkılan hatalar değil devrimci olma iradesidir, devrimci yaşama felsefesidir aslında. Deniz, bu tür sözde devrimcileri daha lisede tanımıştı. Hep evde toplanıp, kendi aralarında konuşuyor, çekirdek yiyor ama hiç bir şey yapmıyorlardı. “Çekirdek yiyerek devrimcilik yapılmaz” diyordu Deniz. Sonra Che'nin sözünü öğrendi; “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır.” Mahir, son sözü söyledi: “Devrim için savaşmayana sosyalist denmez.” Deniz, hikayelerinin ne kadar hüzünlü olacağını elbette biliyordu. Bu hüzün, bir dirence dönüşmeliydi. Bugün Deniz'in hikayesini dinleyip, milyonlarca ağlayanına ne derdi acaba! Tek bir şey: “Çekirdek devrimcileri sizi, o timsah gözyaşlarınısı benim için dökmeyin!” Yıllardır Deniz için ağlaşıp, kendini rahatlatıp, Deniz için ağlamanın devrimci bir görev olduğunu sanan bu budalalara, ne öfkelenirdi... Hem Deniz'ler için ağla, hem de onların davası için rahatını bozma. Bu kavgaya ne bir oğul ver, ne bir eş. Varsa yoksa bahanelerin. Ne sinirlenirde bunlara Deniz... Ve bir şey daha derdi: “Bize sahip çıkamadınız bari bizden sonra geleceklere kıymayın. Bari onları yalnız bırakmayın...” Ve kendisine o türküyü yakan anaya dönerdi: “Olayıdım deme ana, ol. Okuryazar olmaya gerek yok, devrimci ol...” |
| |
| | #16 |
| | Gökçe Fırat Atatürk, Deniz ve biz... ![]() ![]() Atatürk genci Deniz Mustafa Kemal’in resimleri insanların evlerini süslemeye başladığında, daha Kurtuluş Savaşımız başlamamıştı. Ama Çanakkale Kahramanı bu genç subay, milletin gözünde bir umut olmuştu... Kurtuluş Savaşı başladığında da Mustafa Kemal’in tek bir güvencesi vardı; rütbesi, görevi değil, vatanı için gösterdiği bu kahramanlık. Aynı kahramanlık Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra Mustafa Kemal resimleri artık ülke sınırlarını aşmıştı çünkü O artık Çanakkale Kahramanı değil, Doğu’nun kahramanıydı... 1923 sonrası Asya şafağını Mustafa Kemal resmi aydınlatıyordu. 1950’ler geçerken bu resim Ortadoğu’ya Kuzey Afrika’ya yayıldı. Artık her Ulusal Kurtuluşçunun cebindeydi resmi... Mustafa Kemal’i tüm Doğu’da bu kadar benimseten kahramanlık, O’nun emperyalizme karşı savaşçılığıydı. Çanakkale bunun göstergesiydi, koskoca İngiliz Donanması ilk defa burada yeniliyordu ve Kurtuluş Savaşı’nda bu defa İngilizi, Fransızı, İtalyanı ile yedi düvel boyun eğiyordu bu adama. Emperyalizme kafa tutan değil aynı zamanda emperyalizmi yenen adamdı Mustafa Kemal. Bu nedenle de emperyalizme başkaldıran her ulus, her devrimci için en büyük moral kaynağı O’nun resmiydi. Dünya halkları emperyalizme başkaldırırken O’nun ülkesinde farklı bir dönüşüm yaşanıyordu ama. Kurduğu tam bağımsız devlet, ölümünün hemen ardından emperyalizmin güdümüne giriyordu, Çanakkale’yi emperyalist donanmalar geçememişti ama Amerikan zırhlısı Missouri Dolmabahçe’ye demirlerken ülkeyi yönetenler bunu bir bayram günü sayıyordu. O’nun resmi devlet dairelerini süslüyordu. O resmin önünde egemenler ülkeyi pazarlıyor ve yaptıklarından utanmıyorlardı. Atatürk bir devlet adamına böyle böyle dönüştürülürken bir şeyler değişti birden. Tarihler 27 Haziran 2008’i saat sabah 8.20’yi gösterirken İstanbul Üniversitesi’nde ilk işgal sona eriyordu. İşgali sona erdiren öğrenciler rektörlük binasını rektöre teslim ederken rektör Prof. Dr. Şerif Egeli’ye de makam odasını teslim ettiler. Odada ufak bir değişiklik vardı, rektörün masasının arkasına bir Atatürk portresi asılmıştı ve üzerine de bir not düşülmüştü: “Üniversite Boykot Savunma Komitesinin Rektörlüğe hediyesidir.” Herhalde 68 kuşağının ne istediğini, ne için yola çıktığını bundan güzel anlatacak bir olay yoktu: 68, duvardan indirilen Mustafa Kemal resmini asma eylemiydi. Aynı rektör bundan 15 gün önce işgal başlarken karşısında Devrimci Gençleri bulur, başlarında Deniz Gezmiş vardır. Deniz, işgalci öğrenciler adına talepleri sıralar ve üniversitede devrim istediklerini belirtir. İstekleri dinleyen rektörle Deniz arasında şu tartışma geçer: Deniz: Biz pazarlığa gelmedik. Rektör: Yanlış bilgiye dayanıyorsunuz. Halledilmesi mümkün olanların halledilmediği bir karar alınmış mıdır ki bu şekilde konuşuyorsunuz? Deniz: Zor mu kullanılması gerek? Rektör: Kullandınız işte. Deniz: Biz Atatürk genciyiz. Rektör: Atatürk genci önce benim. Ben, Atatürk’ün ağzından Gençliğe Hitabesini dinledim. Burada hesaplaşma olmaz. Bu kalabalıkla mesele çözümlenemez. Deniz: Sabreden derviş açlığından ölmüş Rektör: Doğrusu sabreden derviş muradına ermiş. Deniz: Üniversitede devrim istiyoruz. Üniversitede söz sahibi olmak istiyoruz. Hükümetlerin dümen suyuna gidilmemesini istiyoruz. Rektör: Benim geldiğim yol belli, gittiğim yol belli. Deniz: Belli belli, Mason Locasından geçiyor. İstifa et! Bu diyalog hem Türkiye’deki karşı devrimi hem de gençliğin nasıl bir devrim istediğini anlatmaktadır. Atatürk’ü bir halk kahramanından, antiemperyalist devrimciden soyutlayıp onu devlet adamına dönüştüren Mason Atatürkçülüğüne karşı devrimci Atatürkçülük. İşte Deniz, böylesi bir dönemin ve böylesi bir mücadelenin lideri olarak ortaya çıktı: İlk eylemi de rektörün duvarına Atatürk resmi asmaktı! Altı Ok ve Deniz Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 28 Şubat 1947 günü dünyaya gelmişti. Yıllar sonra babası Deniz’e aile seceresini şöyle açıklayacaktır: “Anne tarafından deden, Balkan Savaşı’na askeri lise öğrencisi olarak katılmış, Kurtuluş Savaşı’nda yaralanmış ve İstiklal Madalyası almış şerefli bir subaydır. Baba tarafından deden, şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin var olması için Sarıkamış Muharebesi’nde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş ve üç yıl Sibirya ormanlarında işkence çekmiştir. Sen bilir misin, Gezmişoğulları Birinci Dünya Savaşı’nda onaltı şehit vermiş bir ailedir. Babanın üç dayısı Erzurum’un Ermenilerden geri alınmasında şehit edilmişti...” Ailesi koyu CHP’liydi. Bu ortamda yetişirken mahallede çocukların liderliğini üstlenir. Demokrat Partili ailelerin çocuklarıyla dövüşürler. İlkokulu bitirirken mezuniyet resmi çekilmektedir, önde çömelen Deniz 6 Ok işareti yapar fotoğraf makinesine... Ve hayatı hep bu Altı Ok yönünde ilerler. Deniz’in tek bir eylemi vardır: Her dönem Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak. Ve elbette emperyalizmin ülke içindeki işbirlikçileriyle mücadele etmek. Yani Mustafa Kemal yolunun takipçisidir. İşgal olayından sonra önce okuldan atılır sonrasında hapse. Deniz için İstanbul Üniversitesi öğrencileri bir gösteri düzenlerler ve orada Deniz’in hapishaneden gönderdiği mektup okunur: “Kardeşlerim, sizinle sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda Amerikan emperyalizmine karşı omuz omuza dövüştük. Sizinle, üniversiteyi emperyalizmin kalesi yapmak isteyen uşaklar sürüsüne karşı mücadele ettik. Şimdi bu düşmanlarımız görünüşe bakıp kendilerini güçlü zannetmektedirler. Oysa asıl güçlü olan devrimcilerdir. Çünkü tarih çarkı devrimcilerden yana dönmektedir. Yaşasın tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye!” Oğlunun devrimci mücadelenin en ön safında olması babasını elbette etkiler. Babası konuşmalarını şöyle anlatır: “Oğlum, bozuk düzen deyip duruyorsun, şu okulunu bitir, yoksa sana kimse ekmek vermez. Diplomanı al, sonra ne istersen yap derdim ona. Bana yanıtı şu olurdu. Baba derdi, kendisini topluma kabul ettirecek insanlar için diplomaya gerek yok. Benim zaten üniversiteden alacağım birşey yok, onun bize vereceği bir şey yok, bugün öğrenci üniversiteyi çoktan aştı.” Deniz, fiilen okulda değildir ya gözaltında ya hapiste ya da kaçaktır artık. Ama her antiemperyalist gösteride ortaya çıkar. 1967 yılı sonunda Kıbrıs’a destek gösterisinde Beyazıt’ta başlayan yürüyüşte vardır. Kortej Karaköy’den geçerken bir Amerikan motorunda asılı bayrağı görür ve hemen onu alır. Sonra Taksim meydanında bu Amerikan bayrağı yakılır. 1968 20 Mayısında Adalet Partisi gençlik kolları İstanbul Üniversitesi’nde Atatürk anıtına çelek koyar. Deniz çelengi yakar, gerekçeleri şöyledir: “Atatürk ilkelerinden sapmış ve sömürgecilerin Türkiye’de temsilciliğini yapan bir iktidar partisinin çelengi Atatürk Anıtı önüne konulamaz.” 1968 Temmuzunda Amerikan 6. Filosu Dolmabahçe’ye gelir ve orada Deniz ve arkadaşları tarafından Amerikan askerleri denize dökülür. Bu gösteriye karşı çıkan tek grup Perinçek grubudur. Hatta Gümüşsuyu’nda Devrimci Gençler’in önüne barikat kurarlar, Devrimci gençler Dolmabahçe’ye inemesin diye. Deniz kitleye şöyle seslenir: “Arkadaşlar biz buraya nutuk dinlemeye gelmedik. Dolmabahçe’ye inmeye geldik. Orada, kadınımıza kızımıza saldıranlara dersini vermeye geldik. Kimse bizi boş laflarla yolumuzdan alıkoyamaz. Hedefimiz Dolmabahçedir. Yürüyelim arkadaşlar.” Yine aynı günlerde “Barış için Amerikan emperyalizmine karşı savaş” gösterisi düzenlenir. Gösterinin ardından Turan Emeksiz anıtı önünde saygı duruşu ve İstiklal Marşı okunur. Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde evde yığılır kalır. Üzgündür çok, ama kalkar ve okula gider. Beyazıt kapısında şu konuşmayı yapar: “Vedat, devrim için öldü. Ölenler ölür, ölenler güneşe gömülür. Ölenlerin yasını tutacak vaktimiz yok arkadaşlar. Bugün savaş günüdür.” Cağaloğlu savaş alanına döner. Adalet Partisi’nin polisleri Devrimci Gençlere saldırırken Devrimci Gençler bir taraftan dövüşmekte diğer taraftan “Ordu gençlik elele” sloganını atmaktadır. 10 Kasım 1968’de ise Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenlenir. Deniz en başta Türk bayrağıyla yürümektedir. Yürüyüşçülerin açıklaması şöyledir: “1919’da başlayan Mustafa Kemal Devrimi kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet’in bütün kurumları yozlaşmıştır. Bugün Türkiyemiz dünyanın ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal’e rağmen yabancıların desteklediği karşı devrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmaya kararlıyız.” Amerikan elçisi Vietnam Kasabı Commer Türkiye’ye geldiğinde uçağını taşlayanların başında yine Deniz vardır havaalanında. Tutuklanır ve hakim sorar “Son sözünüz var mı?” diye. Deniz cevap verir: “Son sözümüz kahrolsun Amerika’dır.” 3 yıl sonra idama giderken de son sözü aynı olacaktır: “Kahrolsun emperyalizm...” Atatürk ve Deniz Deniz idam edildiğinde 6 Mayıs 1972’ydi. O gün tüm Türkiye gözyaşı döktü evlerinde, üzüntülerini gizleyerek. O günden sonra analar babalar Deniz koydular çocuklarının adını. Ve sonra Deniz’in resmi asılmaya başlandı Atatürk resimlerinin yanına... Evet gerçek bu, bir halkın gerçeği... Türk halkı Atatürk’ten sonra evine ikinci bir devrimcinin resmini asmaya karar vermiştir ve bu da Deniz olmuştur. Kimileri TÜRKSOLU’na “Neden Atatürk’ün yanına Deniz’i koyuyorsunuz” diye soruyorlar, biz değil Türk halkı onları yan yana koydu. Nedeni de çok basit: Atatürk’ten sonra bu ülkede emperyalizme karşı çıkan ilk devrimci o oldu. Düşünün hele yukarıda sayılan eylemlerini Deniz’in, bir tane sağcı var mı Deniz’in yaptıklarının yüzde birini yapan? Atatürk’ün yanına o nedenle Deniz yakışıyor işte. Deniz’i koymasak Atatürk’ün yanına Atatürk oğulsuz kalır, Atatürk’ü koymasak Deniz’in yanına Deniz babasız kalır... Ve devrimciler devrimcilerle yan yana koyulur... ![]() Ama Deniz banka mı soydu diyorsunuz? Evet soydu. Ama kendisi için değil... Ve Deniz asıldıktan tam otuz yıl sonra, Deniz’leri banka soydular diye asan dönemin lideri Demirel’in ailesi, Egebank’ı soymaktan içeri atıldı! Hem de silahsız soygun, hortumla soygun... Ne için? Emperyalizme karşı verilecek mücadeleyi finanse etmek için mi? Değil elbette... Alın size iki soygun ve yerli yerine oturtun. |