HarbiForum  

Deniz Gezmiş Hakkında Herşey

Atıl Forum bölümde Deniz Gezmiş Hakkında Herşey konusu, Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım! Mustafa ve yusuf taha kurtuluş hakkında herşey, nerde bir cahil görirem korkirem balam türkü, hakkında bilgiler.
HarbiForum > Forum Hakkında > Atıl Forum

Kayıt ol Arama Bugünki Mesajlar
30.06.08, 18:46   #11

Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı

Büyük Türk Milleti!

Atatürk için toplanalım!

Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için,

Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için,

Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için,

Tam bağımsız geçekt-en demokratik Türkiye için,

Gazi Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım.!

Yaşasın Türkiye! Yaşasın yarının bağımsız Türkiyesi için mücadele!
 
30.06.08, 18:47   #12

Doğan Avcıoğlu
Gerilla
(Devrim, 23 Şubat 1971)
NATO'nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye'yi korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay'da bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süperdevlet saldırıları karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil miydi?
Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay'da herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti...
Şimdi Türkiye'de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve emperyalistlere karşı bir savaş... Adına "şehir gerillası" deniyor ve devrimci gençliğin bu savaşı başlattığı öne sürülüyor.
Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim'in sandıktan çıkacağı inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü: Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı komandolar dikti. "Fruko"lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, "nefis müdafaası"nın gereği oldu.
Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar. "Haytalar, serseriler" edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci gençlik suçlu tutuldu.
Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler. Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. "Şellefyan düzeni" bütün pislikleriyle gözler önüne serildi.
Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler. Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne Demirel'in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değitirecek değildir. Parlamento, partilere ve meb'uslara Hazine'den para sağlamak amacıyla Anayasa'yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık içindedir. Millet Meclisi'nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte ve inşa olunacak Meclis Camii'nde Cuma namazı kılınıp kılanamayacağı tartışılmaktadır.
Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir. Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir. Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde devrimci şiddeti körükleyecektir.
Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde, gerilla, yenilmez bir güç haline gelir.
Türkiye'de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir.
Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, vargücümüzle devrimci bir iktidar için mücadele edelim.
 
30.06.08, 18:48   #13

Yılmaz Yeşildağ
Yürekleri yüreğimde mühürlü
"Bir zifir karanlıkta düştüm yola
Vurdum yolumu dağlara
Can görirem, cin görirem, korkmirem
Kükremiş aslan görirem, korkmirem
Bir yobaz insan görirem, korkirem
Onun bana can alıcı fikirlerinden
Can alıcı zikirlerinden,
korkirem balam , korkirem."
Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini. Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa basa. Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için, Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye.
O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak. Bir gün önce hücre de de olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah. O sabah doğmasa da olurdu. Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını.
Tam yirmi altı yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son sınıftaydım. askeri lise. kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere. Koca anfi ağzına kadar hınca hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir köşeye sıkışmıştık. Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu. Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı. Başta konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı duydum.
-Deniz geldi!.. Deniz geldi!..
Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım onunla. Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O, esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü. o kadar.
Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü çocuğun emaneti onurum olacak.
Yine bir 6 Mayıs gecesi.
Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın. Yürümeyi neredeyse unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna aldırmadan özenle çıkardı içindekileri. sendığın en altından işlemeli bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı. Sararmış gazete küpürlerinin arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine. Bana:
- Bunları hatırladın mı? dedi.
Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum. Ama anam susmadı:
- Bunları o sabah sen getirmiştin bana. "Anam" demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu karanfilleri. Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin.
Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı yorgun bir dağı andıran anamın. kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine. Gözleri sulanan anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek için masaya geldiğim zana kızımın:
- Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum.
Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki. Yaraları kabuk bağlamıştı kimilerinin. Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini eklemişti yanıbaşına. Kimileri de!..
Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım. Her mayıs kanlı şimdi. Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları boğuyor Tiran'ı.
Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla, yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız yola. Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken; bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz. Bir nedeni vardır elbit her yürek depreminin. Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim. İşte, bu yüzden Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara:
- BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ? BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR."
İşte bu yüzden:
"Haram olsun
gerille yüreğimi alıp elime
mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları
ölüp dirilip binlerce kez
öpmezsem alnını ölümün
haram olsun
on sekiz yaş gençliğime"
dizeleriyle haykırdım şiirlerimde.
İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum öfkeli yüreğimi.
 
30.06.08, 18:51   #14

Gökçe Fırat
Hatırla devrimci...


Yalnızsın...

Evde “Hatırla Sevgili” dizisini izliyorsun.
O günler, unutmaya çalıştığın günler...
Kimbilir belki de hatırlamaya çalıştığın, ama utancından hatırlamaya bile cesaret edemediğin günler.
Bir taraftan kahveni içiyorsun, yanında karın, yan odada çocuğun.
Kaç yıllık evlisin?
12 Mart’tan mı hemen sonrasıydı, 12 Eylül’den mi evlendiğinde?
Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti.
Evet, evlilik bir özeleştiriydi ve bir nevi “düzeltme harekâtı” değil mi!
Evet, aynen böyle düşünüyordun.
O yanlışlardan kurtuluşun bir başlangıcıydı senin için.
Devrimcilik adına girdiğin yanlışlardan.
...
Önceleri her şey normaldi, güzeldi.
Kalabalıktınız.
Çok kalabalık.
O kalabalık sana güven veriyordu.
Daha da çoğalacak ve en sonunda devrimi yapacaktınız.
Devrim çok yakındı, o nedenle gelecek kaygın yoktu.
Okul, iş, evlilik gibi şeylerin hepsini devrimden sonrasına ertelemiştin.
...
Ama işler birden değişmişti, kalabalıklar çekilmiş, yapayalnız kalmıştınız.
Yalnızlık...
O günlerde en çok duyumsadığın şey buydu.
Yalnızız diyordun önceleri, arkadaşlarına bile açılamadan kendi kendine: Yalnızız işte bizi yalnız bıraktı bu halk!
Hücre evindeydin.
Yanında iki arkadaşın daha vardı.
Bir yandan Türkiye devriminin teorik meselelerini tartışıyordunuz ama için içini yiyordu; ya bu yalnızlık gibi çok pratik sorunu nasıl çözecektiniz!
...
Birden o hücre evindeki günlere daldın gittin.
Biraz sonra dizi bitti.
Çocuğunun odasına gittin, ne de güzel uyuyordu, öptün, üstünü örttün.
Sonra bilgisayarının başına geçtin.
Birazdan karın da yattı.
Evde ayakta kalan tek sensin.
Ne işin var bilgisayarın başında bu saatte?
Ne yazacaksın ki?
Bildiri mi!..
Artık yazdığın tek şey, şirket toplantıların için aldığın notlar, raporlar...
Evet, uykusuz bir gece bir şeyler var rahatsız eden seni bugün.
Biliyorsun aslında dizi seni çok rahatsız etti.
Bu bölümde Deniz’ler idam edildi!
Yutkundun kaldın televizyonun karşısında.
Evet onlar gerçekten öldüler ve sen yaşıyordun.
“Keşke ben ölseydim de onlar yaşasaydı” diye geçirdin içinden en çok.
Sinirlerin daha da bozuldu.
Sinirini bozan şey tam da bu düşünceydi ama.
Onlar yaşamalı ve sen ölmeliydin, ama sen hiçbir zaman ölme cesareti gösterememiştin!
Evet gösterememiştin.
...
Hücre evini hatırlıyorsun değil mi?
İçine o kurt düştüğünde kafan nasıl da çalışmaya başlamıştı.
Kendini ilk defa böylesine zeki sanıyordun.
Artık sorgulamaya başlıyordun.
Her şeyi.
Örgütü de.
Teoriyi de.
Bugüne kadar hep birileri yazmış sen o yazılanları dağıtmıştın.
Birileri emretmiş sen yerine getirmiştin.
Evet böyle başlamıştı...
... Dönekliğin!
Evet gecenin bu yarısında kendine itiraf edemediğin şey tam da bu!
... Dönekliğin!
Senin sorgulama dediğin şeyin, daha doğrusu sorgulamak, özeleştiri yapmak, düzeltmek dediğin şeyin, aslında döneklik olduğunu çok iyi biliyordun, ama hep bilinçaltına itiyordun.
...


Bilinçaltına iterken çok rahatsız da olmuyordun.
Çünkü girilen yanlış ortadaydı.
Devrim kitlelerin işiydi, devrim halkla buluşmak, onunla birlikte yürümek işiydi.
Ama siz bu yoldan kopmuş, silahlı eylem gibi bir maceracılığa sapmıştınız.
Bu yolla devrim olmayacağı da ortadaydı.
Yani haklıydın kendince.
Haklıydın ama bu gece soruyu bir de başka türlü soruyorsun kendine:
Yanlıştan vazgeçip doğruyu yapmamıştın ki!
Tamam madem kitle hareketinden kopup bireysel eylemlere girişmek yanlıştı, ama sen bu yanlışı görüp, düzeltmemiştin ki!
Önünde iki yol vardı, ya doğru yola gidecektin ya da her şeyi bırakıp gidecektin.
Sen her şeyi bırakıp gittin.
Her şeyi bıraktığın için bugün hiçbir doğrun yok savunulacak.
...
Evet sen o hücre evinden bir gün çıktın ve gittin...
Sonrasını da hatırlatayım mı?
Sen çıktıktan hemen bir gün sonra basıldı ev.
O kızı hatırlıyor musun?
Hani evde birlikte kaldığınız.
İçten içe sevdiğin kız.
Ev basıldığında hiçbir tepki vermedi.
Diğer erkek arkadaşın da vermedi.
Akıllarına sen geldin, dün gece eve gelmemiştin.
Endişe etmişlerdi senin için.
Senin dönek olabileceğine pek ihtimal vermemişlerdi ya da vermek istememişlerdi.
Polisler alıp götürürken sadece göz göze geldiler, birbirlerinin gözbebeklerine baktılar...
...
Hücre evinden hücreye atıldılar.
İhbar vardı; üç kişiydiler.
Ama biri yoktu evde.
O sendin.
Yerin tam üç kat dibinde işkenceciler sorguya başlamışlardı.
Her şeyi soruyor, her şeyi öğrenmeye çalışıyorlardı.
Kim, kimler, nerede, nerelerde.
Ya bir yer soruyorlardı, ya da birilerini.
Bilmiyoruz diyordu arkadaşların.
Yoldaşların mı demeli yoksa.
O zamanlar yoldaş derdiniz birbirinize.
En çok da evdeki üçüncü kişiyi soruyorlardı.
Yani seni.
Seni çok sordukları için senin kaçak olduğunu düşünüyorlardı.
Dönek olmadığını sanmak onlara direnç veriyordu.
Konuşmadılar da.
Ama konuşmamak kurtuluş değildi.
Gerçekten değildi.
...
Sonra gazetede o ölüm haberini okuduğunda ilk önce dünyan allak bullak olmuştu.
Evet o çocuk ölmüştü, hücre evindeki arkadaşındı, adı, adının ne önemi vardı, devrimciydi o, ölmüştü.
O devrimciydi ve ölmüştü.
Sen o sabah kahvaltını annen ve babanla birlikte yapar, okulunu bitirip hayata atılma hazırlığı yaparken...
O hayata veda ediyordu.
Hiç bilmedin neden öldüğünü.
İşkencede ölmüştü.
Ama bilmediğin, senin adını vermemek için öldüğüydü.
Canın sıkıldı o gün.
Sadece canın sıkıldı.
Ve geçti gitti.
Sonra o kızı da düşündün, ama o düşünceyi savuşturdun.
Ölse okurdun gazeteden!
Gazeteleri takip ettin, yoktu bir ölüm daha.
Bu bile seni mutlu etti.
Oysa o karanlık dönemde ölüm bile bazan bir kurtuluştu.
Çünkü kızların üzerine daha fazla gidiyorlardı.
Ama konuşmadı o da.
Sustu.
Yaşadı belki ama o işkencelerde yapılanları herkes gibi sen de duymuşsundur.
Konuşmayalım.
Hayata veda etmedi ama hayatı kararmıştı.
Ondan sonra, o işkenceden sonra artık istese de çocuğu olmayacaktı.
...


Canın sıkılıyor bu gece yarısı.
Bu hikayeyi bilmiyordun.
Belki senin gerçek hikayen bu değil, ama bu hikaye sen ve senin gibi tüm döneklerin ortak hikayesi.
Ölüler hepimizin ölüleri.
Direnenler hepimizin gururu.
Ama dönekler hepimizin yüz karası.
Sen ve senin gibiler zoru görüp ortadan kaybolurken birilerine direnmek ve ölmek düştü.
Biliyorsun bunu.
...
Hücre evini terk ettin de ne oldu sanki?
30 yıl geçmiş üstünden.
Şimdi neredesin?
Güvenli, konforlu bir sitenin, lüks bir dairesinde...
Demek ki parayı da bulmuşsun.
150 dairelik bir apartmanın içindesin.
Ama komşu daire dahil tek bir komşun yok...
-Evet! karın da çalışıyor, sen de çalışıyorsun, gece geç geliyorsunuz eve-
Ama sebep bu değil biliyorsun.
Çok iyi biliyorsun.
Şimdi o otuz yıl önceye git ve bir daha düşün:
O hücre evinde mi daha yalnızdın, şimdi mi!
Biliyorsun cevabını ve bu canını çok sıkıyor...
O hücre evinden bu hücre evine sorgula hayatını.
O gün sorgulamayı keşfetmiştin ya hani!
Döneklik için çalıştırıyordun ya kafanı?
Biraz da şimdi çalıştır.
Kimden emir alıyorsun?
Patronundan.
Örgütün kölesi olmaya çok isyan etmiştin, ya şimdi kimin kölesisin!
Patronunun.
Televizyon karşısında geçiriyorsun ömrünü, başka yaptığın hiçbir şey de yok...
İtiraf et, bu hücre evine kendi kendini hapsettin.
...
Ne için?
Sadece ve sadece kendi rahatını bozmamak için.
Şimdi sakın teori üretme.
Bir defa olsun hayatında gerçekten namuslu ol.
Ne davan için, ne ülken için seçmedin bu yolu.
Bu yola sadece ve sadece kendi hayatını kurtarmak için girdin.
...
Ama diyeceksin ki ben fikirlerimden hiç taviz vermedim.
Hâlâ solcuyum, sosyalistim.
Hâlâ Atatürkçüyüm.
Hâlâ antiemperyalistim.
Hâlâ devrimciyim.
Hâlâ...
Hayır! Hayır! Hayır!
Hâlâ değil sen hiçbir zaman dediklerinden hiçbiri olmadın.
Sen, Atatürk’ü savundun hep, ama Atatürk’ten öğrendiğin şey, bu ülke için gerekirse canını vermek olmadı.
Atatürk koskoca paşalık rütbesini söküp attı, profesyonel devrimci oldu.
Sen?
Sen!
Hiçbir şey olmadın...
Deniz Gezmiş!
İstese avukat olurdu, devrimci olmayı seçti.
Diğerleri, Mahir, Sinan...
Savunuyorum dediğin insanların nesini savunuyorsun!
Devrimciliklerini savunmuyor, hatta insanların o devrimciler gibi olmaması için teoriler üretiyorsun.
Sonra bir de diyorsun ki, şu Kürtçüler Deniz’in Atatürkçülüğünü niye kabullenemezler!
Kızıyorsun onlara, Deniz’i Kürtçü göstermeye çalışıyorlar ama o Atatürkçüydü!
Evet Kürtçüler Deniz’i çarpıtıyor.
Tıpkı senin gibi!
Sen belki onlardan daha da namussuzca davranıyorsun.
Deniz, elbette antiemperyalistti, solcuydu, Atatürkçüydü, milliyetçiydi.
Onlar Deniz’in bu yanlarını saklıyorlar diyorsun?
Ama sen Deniz’in devrimciliğini neden saklıyorsun?
Deniz Gezmiş’ten insanlara vereceğin örnek ne?
Atatürkçü olun mu diyeceksin!
Milliyetçi olun mu!
Sosyalist olun mu!
Devrimci olun niye diyemiyorsun...
....
Canın sıkılıyor.
Daha da çok.
Birden o kızı hatırladın ilk defa.
Evet karınla ne kadar mutlusun ki...
Öğrenilmiş bir mutluluk.
Neyi ne kadar paylaşıyorsunuz ki?
Oysa ne düşünüyordun o zamanlar...
Evlilik; birleşmek, bölüşmek, çoğalmak demekti.
Öyle mi oldu!..
Hücre evinde en azından arkadaşlarınla daha fazla şey paylaşıyordun.
Bunu biliyorsun.
Çok iyi biliyorsun.
Onlar senin için ölüme gittiler biliyorsun ve karım dediğin hayat arkadaşının senin için bir yürüyüşe bile gelmeyeceğini de!
Bedreddin yarın yanağından gayrı her şeyde ortağız derdi.
Sizin ortaklığınız ne peki?
Sadece eviniz, hücre eviniz.
Bir evin böldüğü iki ayrı ruhsunuz aslında.
Biliyorsun bunu.
Hücre evleri devrim için birleştirirdi ruhları ama bu ev, bu lüks sitenin lüks dairesi devrimci olan ne varsa bölüyor...
...
Sen, karın, çocuğun üç kişilik dünyanız.
Çocuğun iyi bir eğitim alsın, bir yerlere gelsin istiyorsun.
Her şeyi de aslında onun için yapıyorsun...
...
Hayır hayır hayır.
Biliyorsun aslında bu da bir yalan.
Sadece kendi çocuğunu düşünmesi bir insanın, biliyorsun alçaklıktır, namussuzluktur.
Hani paygamber efendimiz demiş ya, komşusu açken kendi tok yatan...
Nerden çıktı bu peygamber şimdi?
Eskiden Marks vardı, Lenin vardı:
Sonra Nâzım’ın şiiiri:
“Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!”

...
Off çekiyorsun canın çok sıkılıyor.
Deniz’in de en sevdiği şiirmiş bu.
Her gösteride bunu okur ve güneşi zapta yürürlermiş..
Evet artık yürüyemiyorlar.
Ama zaten ölüler yürüyemez.
Ya dönekler ne kadar yürüyebilir?
Nereye kadar yürüyebilir?
...
Deniz’i düşünüyorsun.
Hâlâ kahraman.
Bugün televizyonda abisini gördün Deniz’in.
Babasını da hatırlıyorsun.
Yıllar sonra bile Deniz’i nasıl da savunuyordu adamcağız...
Biricik oğluydu oysa.
Ama hiçbir zaman “keşke yaşasaydı oğlum” demedi biliyorsun.
Annesi de demedi.
Kardeşleri de.
Oysa bir aile için ne zor kabullenilir şeydir ölüm.
Hele genç ölüm.
Hele böylesine namuslu bir ölüm.
...
Hınç duyuyorsun sonra mahkemeye, savcılara, düzene.
Suçsuz yere astılar diyorsun Deniz’i.
Deniz çok haklıydı diyorsun.
Sonra şimdi şaşıyorsun kendi komikliğine, ikiyüzlülüğüne.
Madem haklıydı gitseydin ya peşinden!
Evet gidemedim diyorsun.
Yoo gidenler peşinden gitti, sen gitmedin.
Gitmek istemediğin için gitmedin!
...
Kahramanlık gösterecek kadar yiğit değildin belki.
Yiğit olmayana biz Türklerde eskiden isim bile vermezlermiş gerçi ama...
Madem o kadar yiğit değildin, biraz namuslu da mı olamazdın!
Biraz sözünün eri de mi olamazdın.
Evet kahraman değil er de mi olamazdın.
Madem kavgada komutan olamadın, neden nefer olamadın?
Neferlik üstelik o kadar tehlikeli de değildi.
Yine hayat kurabilirdin kendine, belki hatta kendi işini yapardın ama bir şekilde hizmet ederdin mücadeleye ve örgüte.
Bunu da yapmadın.
Sen Devrim için hiçbir şey yapmadın.
Karşı tarafa geçtin.
Biliyorsun ve gecenin bu saatinde kendine itiraf da edemiyorsun.
Etsen rahatlayacaksın aslında.
Aslında Deniz’i asan 12 Mart cuntası değildi sendin!
Ve hatta o kız arkadaşına da 12 Eylülcüler değil sen tecavüz ettin işkencede!
Kahramanlık Deniz’e düşmüştü, sen nefer olabilirdin onu da yapmadın.
Sana tek bir rol kaldı cellat oldun!.
O kızın belki kocası olabilirdin ama bırakıp kaçtın.
Onu işkencecilerin eline bırakıp...
Ne devrimci olabildin, ne yoldaş, ne eş...
Tarih değil sen biçtin o rolü kendine, tecavüz ettin gelecek güzel günlere ve gelecek güzel günlerin hayalini kuran o genç kıza...
...
Evet içerde çocuğun uyuyor, bilmiyor babasının kim olduğunu.
Sözde onun geleceği için cellat olduğunu!
Ama bilecek.
Aklı erecek.
Ve keşfedecek içine doğduğu o kara faşist düzenin, aslında babası ve babası gibilerin eseri olduğunu.
Bilecek, faşizmin faşistlerin değil, faşizme boyun eğenlerin eseri olduğunu.
Deniz’leri okuyacak, öğrenecek ve soracak babasına.
Hatta soruyor bile değil mi?
Baba sen ne yapıyordun o zaman!..
...
Yoksa sıkıntın ondan mı?
Deseydin ya kızım ben onlar asılırken hücre evini bırakıp kaçtım...
Diyemezsin değil mi...
...
Ya da senin için yavrum her şey dersin...
İnanır mı dersin!
Hiç sanmıyorum...
Sen çocuğun olmadan önce, evlenmeden önce mücadeleyi bıraktın.
Şimdi ise mücadele etmemenin gerekçesi olarak çocuğunu ve eşini gösteriyorsun.
Kanmaz değil mi?
Kimse kanmaz...
...
Çocuğun senin güvencen.
Seni mücadeleye çağıran her sese karşılık onu öne sürüyorsun.
Aslında korumaya çalıştığın çocuğun bile değil, çocuğunu kendine siper etmişsin.
...
Yıllar öncesine git.
Sibel’i hatırla.
Maltepe’deki o evi.
Ulaş’lar o eve girip küçük bir kızı rehin almışlardı hatırlarsan.
Polis etrafı sarmıştı.
Ama onlar o kız çocuğunun arkasına saklanmayı seçmediler.
Devrimcilik, kendi hesabını vermekti.
Onlar orada öldüler, Sibel yaşadı....
Aslında ne kadar da benzer durumunuz.
Ama sen onlar kadar namuslu olamıyorsun.
Bırak kızının arkasına saklanmayı artık korkak!..
Sen kızını değil kendi rahatını düşünüyorsun.
Çünkü sen bencilsin.
...
Evet seni tanımlayacak tek şey bu, biliyorsun.
Sosyalist, milliyetçi, Atatürkçü, istediğini seç.
Hepsi mi diyorsun.
Tamam kabul.
Peki önüne bir sıfat koy şu sosyalistliğinin, Atatürkçülüğünün, milliyetçiliğinin!
Devrimci diyebilir misin?
Elbet diyemezsin.
Biliyorsun tek sıfatın var senin yoldaş!
Hadi söyle.
Bencil...
...
Bak istersen şöyle koy yan yana...
Devrimci sosyalist misin bencil sosyalist mi?
Devrimci Atatürkçü müsün bencil Atatürkçü mü?
Devrimci milliyetçi misin bencil milliyetçi mi?
Teorin çok iyi yoldaş ama.
Ya pratik?
Biliyorsun hayat insanın gözünün yaşına bakmaz, pratiğe bakar.
Diyalektiği de iyi bilirsin materyalizmi de!
Ne diyordu Marks ustamız: İnsan bulunduğu konuma göre düşünür.
Evet yoldaş, sen şimdi o uydu kentteki lüks hücre evinden bakıyorsun dünyaya ve hayata.
Ama öylesine ikiyüzlü bir dünya yarattın ki kendine, bu ikiyüzlülük artık uykularını kaçırıyor.
...
Yine canın sıkılıyor.
Gerçekler canını sıkıyor.
Olsun en azından fikrim doğru diyorsun kendi kendine değil mi?
Fikrini değiştiren nice dönek var etrafında değil mi?
Evet işte sen kendini ancak onlarla karşılaştırabilirsin.
O küçücük dönekler dayanışma grubunuzda kaç kişisiniz?
Neyin dayanışmasını yapıyorsunuz?
Bildiğim devrimciliğin dayanışması olur özgürlüğün değil.
Özgürlük devrimci olmaktır, devrimci olmayana özgür değil, bencil denir.
Birey mi diyeceksin?
Varsın öyle olsun, o zaman hadi bir basamak sıçra ve bireyci ol...
Bravo sana yoldaş...
...
Bu gece uyku yok sana anlaşılan.
Bir film mi seni etkileyen bu kadar.
Yoksa kapını çalan o gençler mi?
Hani şu “biz TÜRKSOLU’ndan geliyoruz” diyen genç kızla delikanlı.
Tam da dizinin ortasında gelmişlerdi, akşam akşam...
Neyi hatırlattılar sana?
Terk ettiğin hücre evini değil mi!
İtiraf et ve kurtul.
...
Kapıyı açtığında çocuklar konuşuyordu ama sen bir yandan onları dinlerken bir yandan da derinlere dalmıştın.
Sanki, o hücre evinde terk ettiğin iki arkadaşındı kapıdakiler!
Ve sana devrimcilerin pes etmediğini, etmeyeceğini göstermek için gelmişlerdi, utandırmaya seni.
Belki de onların çocukları dedin içinden.
Sonra gerçeği hatırladın kapıyı kapatınca, işkencede ölmüştü arkadaşın, çocuğu olamazdı.
Kızın akıbetini ise bilmiyordun, merak edip hiç araştırmamıştın da.
Araştırsan o hücre evinden geriye, bir ölü, bir sakat ve bir de cellat çıktığını bilecektin.
Onun için araştırmadın zaten.
...
Ama şimdi bir kabus gibi kapına dayanan gerçek ne?
Kıza takıldın daha çok değil mi, ne kadar da ona benziyordu.
Belki onu terk etmesen kapındaki genç kız sizin kızınız olacaktı...
Cesurdu, kendine güveniyordu.
Bir an imrendin, keşke benim kızım da böyle olsa dedin.
...
Kızdan aldığın gazeteyi açtın. Nâzım’ın şiiri:

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
...
Yutkundun, kapattın gazeteyi.
Tekrar kızı düşündün.
İlk defa kendi kızın dışında bir kızı düşündün.
Bu düşünce daha da irkiltti seni.
Oysa ne kadar da hümanist bilinirsin değil mi?
...
Yalnızsın.
Lüks hücre evinde, aşağı yukarı dolanıyorsun.
Seni orada vicdanınla baş başa bırakıyorum yoldaş. ...


 
30.06.08, 18:54   #15

Gökçe FıratOlayıdım deme ol...


Ulaş ve Mahir. Kendi fraksiyonlarının geleceğini düşünmeden, Deniz'leri kurtarmak için ölüme gittiler. Devrimcinin devrimciyi yalnız bırakmaması gerektiğini gösterdiler.


Zulüm ejderha olsa da
Telli duvaklı yurdunda
Bir oğul büyütmelisin
Kavgada yiğit olmalı

Gün gelip yol kenarında
Kızıl gül açmış alnında
Bulursan yıkılmayasın
Göz yaşında hınç olmalı

Düşen birdir bilmelisin
Bin oğlun var sevmelisin
Yarın bizim yılmayasın
Yüreğinde güç olmalı
Adnan Yücel

Deniz, Gemerek'te yakalandığında 16 Mart 1971'di.
Haber gazetelere yıldırım baskı ile girdi, sabah tüm Türkiye yüreğinde bir sızıyla uyandı.
O an Deniz'i düşündü tüm Türkiye, O'nu kurtarmayı...
Hele mahkeme safhası başlayıp da bu işin sonunun idama gittiği belli olduğunda...
“Olayıdım olayıdım oyy
Okur yazar olayıdım oyy
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım...”

Şarkışla türküsünü Deniz için yakan yaşı yetmişe ermiş bir Türk anasıydı...
Önce anaların aklına düşmüştü Deniz'i kurtarmak, çünkü o tüm anaların oğluydu, umuduydu...
...
Devrimci dayanışmanın gösterilmesi gereken günlerdi.
İlk yola koyulan Sinan oldu.
Aslında Deniz, Yusuf ve Hüseyin, Sinan buluşmaya gidiyorlardı Şarkışla'da yakalandıklarında.
Sinan, buluşmanın olmadığını gazetelerden öğrenecekti.
Lideri artık hapisti, ama yapılması gereken bir görev vardı, Türkiye'yi kurtarmak ama Türkiye'yi kurtarmak için de Deniz'i kurtarmak...
Gerilla hareketini başlatacakları Nurhak dağlarına yürüyüşüne devam etti yanındaki arkadaşlarıyla. Akçadağ'da bir muhtar Sinan'a onları Suriye'ye kaçırmayı önerdi.
Sinan'ın cevabı netti:
“Arkadaşlarımız ölümü ele kolu bağlı beklerken, biz elimiz kolumuz açık, kurtulmaya çalıştığımızı mı sanıyorsun!”
Dağa çıktıklarında asker tarafından kuşatıldılar.
Tarih 31 Mayıs 1971'di. Gün ağarırken askerler ateşe başladı.
Sinan askerlere sesleniyordu:
“Biz kardeşiz, halk çocuklarıyız bizler. Size kurşun sıkmayız. Ateş etmeyin...”
Ama nafileydi ateş devam etti.
Sinan'ın elinde çok iyi bir makineli tüfek vardı. Ve Sinan çok usta nişancıydı. İstese askerleri öldürebilirdi ama ya havaya ya yere ateş ediyordu Türk askerini, kardeşini vurmamak için.
Bir süre sonra yaralandı.
Yanıbaşında Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan düşmüştü Sinan'ın.
Sonra geldiler ve yaralı Sinan'ı orada öldürdüler.
İlk kurtarıcı kol böylece yokedilmişti.
... Sonra analar türkü yaktılar Sinan'lara:

Dört bir yana haber salsam
Öldü desem inanır mı
Dağlar bana geri verin
Kadirimi Sinanımı

...
Sonra acı haber Deniz'e ulaştı.
Sorgusunda şöyle diyecekti Deniz:
“Biz Amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. Sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak dağlarında yaralandı. Silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. Biz Şarkışla'da teşhis edildik, ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik, fakat bunu asla yapmadık.”
Nitekim savunmasına kendi rızası dışında yapılan bazı eklemelere de mahkemede şiddetle karşı çıkmış ve şöyle bağırmıştı:
“Ben silahımı halka, orduya karşı kullanmadım. Ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka orduya karşı kullanırım şeklinde bir beyanda bulunmadım. Silahımızı vatan hainlerine çeviririz bunların kim olduğunu da başlangıçta arzettim.”
...
30 Kasım 1971 sabahı ise yine gazeteler bomba bir haberle çıkıyordu: Mahir Çayan hapishaneden kaçtı.
Sinan'ların öldürülmesinden sonra İstanbul'da Maltepe Askeri Cezaevi'nde planlar yapılmaya başlanmıştı. Bir tünel kazılacak, dışarı çıkılacak ve Deniz'ler kurtarılacaktı.
Deniz'in arkadaşları, yani THKO'lular, Ankara'da Mamak'taydı. Maltepe'de İstanbul'da ise THKP-C'liler bulunuyordu.
Ama gün kendi örgütünü savunma, kendi fraksiyonunun geleceğini düşünme günü değildi.
Gün devrimciliğin sembolü Deniz'i kurtarma günüydü. Çünkü idamlar yaklaşıyordu.
30 Kasım'da Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna cezaevinden kaçan gruptaydı.
Birkaç gün sonra Ziya ve Ulaş İstanbul'da bir evde çevrildiler.
Ve öldürüldüler.
Ulaşların öldürülme haberi hem Deniz'lere hem Mahir'lere ulaştı. Ve yine analar türkü yaktılar Ulaş'a:

“Hele ulaşa ulaşa
Ulaş benzedi güneşe
Ulaş gardaş can veriyor
Yüreğim düştü ateşe”

...
Mahir'ler yola devam etti.
İdamlar Parlamento'da onaylandıktan sonra az vakitleri kalmıştı. Ünye'de Amerikan Radar Üssü'nü bastılar. Burada görevli biri Kanadalı ikisi İngiliz üç askeri kaçırdılar. Kızıldere'ye geçtiler ve bir bildiri yayınladılar:
“İdamı istenen üç devrimciyi serbest bırakın biz de bu üç yabancı askeri.”
Ama hükümet pazarlığa yanaşmadı.
Kızıldere, MİT, polis ve asker tarafından kuşatıldı.
Ev sarıldı... Ve ateş başladı.
Saatlerce direndi Mahir'ler, son kurşunlarına kadar.
Herbiri evin başka bir yerinde, siperde öldürüldü... Sonra analar yine ağıtlar yaktı ölen çucuklarına:

Oy dere Kızıldere
Böyle Akışın nere
Bizde hal mı bıraktın
Sana can vere vere

...
Mahir'lerin ölümü bir kabus gibi çökmüştü hapishaneye.
Kızıldere sonrası ilk görüş günüydü, anası ve babası gelmişti Deniz'in.
Deniz dalgın, üzgün ama dimdikti yine...
Döndü annesine:
“Ana ana, sanki sürek avına çıkmışlar, ne canlar düştü bak, ne yiğit canlar, duydun mu, gördün mü onları...”
Sonra babasına döndü:
“Ölenlerimize yakışan biçimde olmalıyız”
...
Artık önlenemez idam yaklaşıyordu.
Hüseyin İnan'ın babası hapishanede oğlunu ziyarete gelmişti.
Hiç anlaşamamışlardı babasıyla; babası tüccardı.
Lise yıllarına geldiğinde babası artık büyüdüğünü, dükkana sahip çıkması gerektiğini söylemişti, ama daha lise çağında Hüseyin yolunu belirlemişti:
“Ben bu düzenin adamı olamam, beşe aldığınızı ona satıyorsunuz, bu bana uygun değil.”
Babası hayat pahalılığından yakınmıştı o görüş gününde, oğluna getirdiği çamaşırları fahiş fiyata almak zorunda kalmıştı cezaevi yakınından.
Hüseyin o zaman döndü babasına:
“Şimdi anladın mı çucukluktan beri senin dükkânına neden gelmediğimi; bizim mücadelemiz bunlarla işte, sen de aynı işi yapıyorsun, fakir fukarayı sömürüyorsunuz.”
Hep böyleydi bu çocuk ama...
Hele üniversiteyi kazanıp Ankara'ya yerleştikten sonra anası babası görmez olmuştu oğullarını.
Bir keresinde babası şöyle demişti:
“Oğlum bayramlar kurbanlar geçiyor, anan, ablanlar seni özlüyor. Neden gelmiyorsun hiç eve?”
Hüseyin şöyle cevap vermişti babasına:
“Eve gelemem, çünkü kendimi adadığım bir dava var, ileride en ağır cezanın verileceğini biliyorum, gelmememin sebebi budur. Beni şimdiden unutmaya çalışın, kendinizi hazırlamış olursunuz.”
...
İdama üç gün kala bütün akrabalara diye yazıyordu mektubunu Yusuf:
“Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıdan emir alan, bölücü anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi kopartmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6. Filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve ve emperyalizme hizmet etmektir.
“Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.”
Sonra babasına yazdı mektubunu:
“Sevgili babacığım...
“Elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenilecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum.
“Babacığım cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her biri oğlun sayılır.”
...
Hüseyin mahkemede son sözünü şöyle söylemişti:
“Elli yılın bütün hesabını yirmi gençten soruyorlar.
“Tarih asıl suçluları affetmeyecektir.!
“Mahkemenin sonucu ne olursa olsun dediklerimiz gerçekleşecektir!
“...Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene dek, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!
Yurtsever analar varoldukça devam edecektir!
Kısaca: Anaların rahmine el atamayacaklarına göre, mutlaka devam edecek ve başarılacaktır.!”
...
6 Mayıs 72'den bugüne Deniz'lerin hikayesi hep dilden dile dolaştı, efsaneleşti, halk kahraman evlatlarını bağrına bastı.
Anaların rahmi hep yeni devrimci evlatlar getirdi dünyaya.
Tam 33 yıl sonra Devrimci Gençlik yeniden kalktı ayağa ve TÜRKSOLU'nu çıkartmaya başladı.
Yeni Denizler çıktı yola.
Gencecik delikanlılar, gençkızlar...
Herbiri anasının kuzusu ama önce vatanının evladı gençler.
Denizleri iyi anlayan, anladığını hayata geçiren gençler.
Ne diyordu Deniz mahkemede:
“Profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Bu da bir cehalet örneğidir. Profesyonel devrimci bugünün Türkiyesinde kendini hayatı boyunca Türkiye'nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz iddia makamına göre hayatımızı boşu boşuna Türkiye'nin bağımsızlığına adamış olmamızdır.”
O halde gencin görevi profesyonel devrimci olmaktı, tıpkı Mustafa Kemal gibi, tıpkı Deniz Gezmiş ve kuşağı gibi...
Hatalar mı, elbet tekrarlanmayacak, ama devrimci geçmiş hatalar yüzünden asla karalanmayacak.
Çünkü karşı çıkılan hatalar değil devrimci olma iradesidir, devrimci yaşama felsefesidir aslında.
Deniz, bu tür sözde devrimcileri daha lisede tanımıştı. Hep evde toplanıp, kendi aralarında konuşuyor, çekirdek yiyor ama hiç bir şey yapmıyorlardı.
“Çekirdek yiyerek devrimcilik yapılmaz” diyordu Deniz.
Sonra Che'nin sözünü öğrendi; “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Mahir, son sözü söyledi: “Devrim için savaşmayana sosyalist denmez.”
Deniz, hikayelerinin ne kadar hüzünlü olacağını elbette biliyordu. Bu hüzün, bir dirence dönüşmeliydi.
Bugün Deniz'in hikayesini dinleyip, milyonlarca ağlayanına ne derdi acaba!
Tek bir şey:
“Çekirdek devrimcileri sizi, o timsah gözyaşlarınısı benim için dökmeyin!”
Yıllardır Deniz için ağlaşıp, kendini rahatlatıp, Deniz için ağlamanın devrimci bir görev olduğunu sanan bu budalalara, ne öfkelenirdi...
Hem Deniz'ler için ağla, hem de onların davası için rahatını bozma.
Bu kavgaya ne bir oğul ver, ne bir eş.
Varsa yoksa bahanelerin.
Ne sinirlenirde bunlara Deniz...
Ve bir şey daha derdi:
“Bize sahip çıkamadınız bari bizden sonra geleceklere kıymayın.
Bari onları yalnız bırakmayın...”
Ve kendisine o türküyü yakan anaya dönerdi:
“Olayıdım deme ana, ol.
Okuryazar olmaya gerek yok, devrimci ol...”



 
30.06.08, 18:56   #16

Gökçe Fırat
Atatürk, Deniz ve biz...





Atatürk genci Deniz

Mustafa Kemal’in resimleri insanların evlerini süslemeye başladığında, daha Kurtuluş Savaşımız başlamamıştı. Ama Çanakkale Kahramanı bu genç subay, milletin gözünde bir umut olmuştu...
Kurtuluş Savaşı başladığında da Mustafa Kemal’in tek bir güvencesi vardı; rütbesi, görevi değil, vatanı için gösterdiği bu kahramanlık.
Aynı kahramanlık Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra Mustafa Kemal resimleri artık ülke sınırlarını aşmıştı çünkü O artık Çanakkale Kahramanı değil, Doğu’nun kahramanıydı...
1923 sonrası Asya şafağını Mustafa Kemal resmi aydınlatıyordu.
1950’ler geçerken bu resim Ortadoğu’ya Kuzey Afrika’ya yayıldı.
Artık her Ulusal Kurtuluşçunun cebindeydi resmi...
Mustafa Kemal’i tüm Doğu’da bu kadar benimseten kahramanlık, O’nun emperyalizme karşı savaşçılığıydı. Çanakkale bunun göstergesiydi, koskoca İngiliz Donanması ilk defa burada yeniliyordu ve Kurtuluş Savaşı’nda bu defa İngilizi, Fransızı, İtalyanı ile yedi düvel boyun eğiyordu bu adama.
Emperyalizme kafa tutan değil aynı zamanda emperyalizmi yenen adamdı Mustafa Kemal.
Bu nedenle de emperyalizme başkaldıran her ulus, her devrimci için en büyük moral kaynağı O’nun resmiydi.
Dünya halkları emperyalizme başkaldırırken O’nun ülkesinde farklı bir dönüşüm yaşanıyordu ama. Kurduğu tam bağımsız devlet, ölümünün hemen ardından emperyalizmin güdümüne giriyordu, Çanakkale’yi emperyalist donanmalar geçememişti ama Amerikan zırhlısı Missouri Dolmabahçe’ye demirlerken ülkeyi yönetenler bunu bir bayram günü sayıyordu.
O’nun resmi devlet dairelerini süslüyordu. O resmin önünde egemenler ülkeyi pazarlıyor ve yaptıklarından utanmıyorlardı.
Atatürk bir devlet adamına böyle böyle dönüştürülürken bir şeyler değişti birden.
Tarihler 27 Haziran 2008’i saat sabah 8.20’yi gösterirken İstanbul Üniversitesi’nde ilk işgal sona eriyordu. İşgali sona erdiren öğrenciler rektörlük binasını rektöre teslim ederken rektör Prof. Dr. Şerif Egeli’ye de makam odasını teslim ettiler.
Odada ufak bir değişiklik vardı, rektörün masasının arkasına bir Atatürk portresi asılmıştı ve üzerine de bir not düşülmüştü:
“Üniversite Boykot Savunma Komitesinin Rektörlüğe hediyesidir.”
Herhalde 68 kuşağının ne istediğini, ne için yola çıktığını bundan güzel anlatacak bir olay yoktu: 68, duvardan indirilen Mustafa Kemal resmini asma eylemiydi.
Aynı rektör bundan 15 gün önce işgal başlarken karşısında Devrimci Gençleri bulur, başlarında Deniz Gezmiş vardır. Deniz, işgalci öğrenciler adına talepleri sıralar ve üniversitede devrim istediklerini belirtir.
İstekleri dinleyen rektörle Deniz arasında şu tartışma geçer:
Deniz: Biz pazarlığa gelmedik.
Rektör: Yanlış bilgiye dayanıyorsunuz. Halledilmesi mümkün olanların halledilmediği bir karar alınmış mıdır ki bu şekilde konuşuyorsunuz?
Deniz: Zor mu kullanılması gerek?
Rektör: Kullandınız işte.
Deniz: Biz Atatürk genciyiz.
Rektör: Atatürk genci önce benim. Ben, Atatürk’ün ağzından Gençliğe Hitabesini dinledim. Burada hesaplaşma olmaz. Bu kalabalıkla mesele çözümlenemez.
Deniz: Sabreden derviş açlığından ölmüş
Rektör: Doğrusu sabreden derviş muradına ermiş.
Deniz: Üniversitede devrim istiyoruz. Üniversitede söz sahibi olmak istiyoruz. Hükümetlerin dümen suyuna gidilmemesini istiyoruz.
Rektör: Benim geldiğim yol belli, gittiğim yol belli.
Deniz: Belli belli, Mason Locasından geçiyor. İstifa et!
Bu diyalog hem Türkiye’deki karşı devrimi hem de gençliğin nasıl bir devrim istediğini anlatmaktadır. Atatürk’ü bir halk kahramanından, antiemperyalist devrimciden soyutlayıp onu devlet adamına dönüştüren Mason Atatürkçülüğüne karşı devrimci Atatürkçülük. İşte Deniz, böylesi bir dönemin ve böylesi bir mücadelenin lideri olarak ortaya çıktı: İlk eylemi de rektörün duvarına Atatürk resmi asmaktı!


Altı Ok ve Deniz
Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 28 Şubat 1947 günü dünyaya gelmişti.
Yıllar sonra babası Deniz’e aile seceresini şöyle açıklayacaktır:
“Anne tarafından deden, Balkan Savaşı’na askeri lise öğrencisi olarak katılmış, Kurtuluş Savaşı’nda yaralanmış ve İstiklal Madalyası almış şerefli bir subaydır. Baba tarafından deden, şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin var olması için Sarıkamış Muharebesi’nde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş ve üç yıl Sibirya ormanlarında işkence çekmiştir. Sen bilir misin, Gezmişoğulları Birinci Dünya Savaşı’nda onaltı şehit vermiş bir ailedir. Babanın üç dayısı Erzurum’un Ermenilerden geri alınmasında şehit edilmişti...”
Ailesi koyu CHP’liydi. Bu ortamda yetişirken mahallede çocukların liderliğini üstlenir. Demokrat Partili ailelerin çocuklarıyla dövüşürler.
İlkokulu bitirirken mezuniyet resmi çekilmektedir, önde çömelen Deniz 6 Ok işareti yapar fotoğraf makinesine...
Ve hayatı hep bu Altı Ok yönünde ilerler.
Deniz’in tek bir eylemi vardır: Her dönem Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak. Ve elbette emperyalizmin ülke içindeki işbirlikçileriyle mücadele etmek.
Yani Mustafa Kemal yolunun takipçisidir.
İşgal olayından sonra önce okuldan atılır sonrasında hapse.
Deniz için İstanbul Üniversitesi öğrencileri bir gösteri düzenlerler ve orada Deniz’in hapishaneden gönderdiği mektup okunur:
“Kardeşlerim, sizinle sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda Amerikan emperyalizmine karşı omuz omuza dövüştük. Sizinle, üniversiteyi emperyalizmin kalesi yapmak isteyen uşaklar sürüsüne karşı mücadele ettik. Şimdi bu düşmanlarımız görünüşe bakıp kendilerini güçlü zannetmektedirler. Oysa asıl güçlü olan devrimcilerdir. Çünkü tarih çarkı devrimcilerden yana dönmektedir. Yaşasın tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye!”
Oğlunun devrimci mücadelenin en ön safında olması babasını elbette etkiler. Babası konuşmalarını şöyle anlatır:
“Oğlum, bozuk düzen deyip duruyorsun, şu okulunu bitir, yoksa sana kimse ekmek vermez. Diplomanı al, sonra ne istersen yap derdim ona. Bana yanıtı şu olurdu. Baba derdi, kendisini topluma kabul ettirecek insanlar için diplomaya gerek yok. Benim zaten üniversiteden alacağım birşey yok, onun bize vereceği bir şey yok, bugün öğrenci üniversiteyi çoktan aştı.”
Deniz, fiilen okulda değildir ya gözaltında ya hapiste ya da kaçaktır artık.
Ama her antiemperyalist gösteride ortaya çıkar.
1967 yılı sonunda Kıbrıs’a destek gösterisinde Beyazıt’ta başlayan yürüyüşte vardır. Kortej Karaköy’den geçerken bir Amerikan motorunda asılı bayrağı görür ve hemen onu alır. Sonra Taksim meydanında bu Amerikan bayrağı yakılır.
1968 20 Mayısında Adalet Partisi gençlik kolları İstanbul Üniversitesi’nde Atatürk anıtına çelek koyar. Deniz çelengi yakar, gerekçeleri şöyledir:
“Atatürk ilkelerinden sapmış ve sömürgecilerin Türkiye’de temsilciliğini yapan bir iktidar partisinin çelengi Atatürk Anıtı önüne konulamaz.”
1968 Temmuzunda Amerikan 6. Filosu Dolmabahçe’ye gelir ve orada Deniz ve arkadaşları tarafından Amerikan askerleri denize dökülür.
Bu gösteriye karşı çıkan tek grup Perinçek grubudur. Hatta Gümüşsuyu’nda Devrimci Gençler’in önüne barikat kurarlar, Devrimci gençler Dolmabahçe’ye inemesin diye.
Deniz kitleye şöyle seslenir:
“Arkadaşlar biz buraya nutuk dinlemeye gelmedik. Dolmabahçe’ye inmeye geldik. Orada, kadınımıza kızımıza saldıranlara dersini vermeye geldik. Kimse bizi boş laflarla yolumuzdan alıkoyamaz. Hedefimiz Dolmabahçedir. Yürüyelim arkadaşlar.”
Yine aynı günlerde “Barış için Amerikan emperyalizmine karşı savaş” gösterisi düzenlenir. Gösterinin ardından Turan Emeksiz anıtı önünde saygı duruşu ve İstiklal Marşı okunur.
Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde evde yığılır kalır. Üzgündür çok, ama kalkar ve okula gider. Beyazıt kapısında şu konuşmayı yapar:
“Vedat, devrim için öldü. Ölenler ölür, ölenler güneşe gömülür. Ölenlerin yasını tutacak vaktimiz yok arkadaşlar. Bugün savaş günüdür.”
Cağaloğlu savaş alanına döner. Adalet Partisi’nin polisleri Devrimci Gençlere saldırırken Devrimci Gençler bir taraftan dövüşmekte diğer taraftan “Ordu gençlik elele” sloganını atmaktadır.
10 Kasım 1968’de ise Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenlenir. Deniz en başta Türk bayrağıyla yürümektedir. Yürüyüşçülerin açıklaması şöyledir:
“1919’da başlayan Mustafa Kemal Devrimi kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından amacından saptırılmış, Cumhuriyet’in bütün kurumları yozlaşmıştır. Bugün Türkiyemiz dünyanın ilk antiemperyalist ve antikapitalist devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal’e rağmen yabancıların desteklediği karşı devrimcilerin etki alanına girmiştir. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, saptırılan devrimi rayına oturtmaya kararlıyız.”
Amerikan elçisi Vietnam Kasabı Commer Türkiye’ye geldiğinde uçağını taşlayanların başında yine Deniz vardır havaalanında.
Tutuklanır ve hakim sorar “Son sözünüz var mı?” diye.
Deniz cevap verir: “Son sözümüz kahrolsun Amerika’dır.”
3 yıl sonra idama giderken de son sözü aynı olacaktır:
“Kahrolsun emperyalizm...”
Atatürk ve Deniz
Deniz idam edildiğinde 6 Mayıs 1972’ydi.
O gün tüm Türkiye gözyaşı döktü evlerinde, üzüntülerini gizleyerek.
O günden sonra analar babalar Deniz koydular çocuklarının adını.
Ve sonra Deniz’in resmi asılmaya başlandı Atatürk resimlerinin yanına...
Evet gerçek bu, bir halkın gerçeği...
Türk halkı Atatürk’ten sonra evine ikinci bir devrimcinin resmini asmaya karar vermiştir ve bu da Deniz olmuştur.
Kimileri TÜRKSOLU’na “Neden Atatürk’ün yanına Deniz’i koyuyorsunuz” diye soruyorlar, biz değil Türk halkı onları yan yana koydu.
Nedeni de çok basit: Atatürk’ten sonra bu ülkede emperyalizme karşı çıkan ilk devrimci o oldu.
Düşünün hele yukarıda sayılan eylemlerini Deniz’in, bir tane sağcı var mı Deniz’in yaptıklarının yüzde birini yapan?
Atatürk’ün yanına o nedenle Deniz yakışıyor işte.
Deniz’i koymasak Atatürk’ün yanına Atatürk oğulsuz kalır, Atatürk’ü koymasak Deniz’in yanına Deniz babasız kalır...
Ve devrimciler devrimcilerle yan yana koyulur...


Ama Deniz banka mı soydu diyorsunuz?
Evet soydu. Ama kendisi için değil...
Ve Deniz asıldıktan tam otuz yıl sonra, Deniz’leri banka soydular diye asan dönemin lideri Demirel’in ailesi, Egebank’ı soymaktan içeri atıldı!
Hem de silahsız soygun, hortumla soygun...
Ne için?
Emperyalizme karşı verilecek mücadeleyi finanse etmek için mi?
Değil elbette...
Alın size iki soygun ve yerli yerine oturtun.


 
30.06.08, 19:00   #17

Özgür Erdem Deniz’in mirasçısı kim?



Deniz'i reformculukla suçlayan
Deniz'in mirasçısı olabilir mi?
“THKO'nun geçmişi düzen eklentisi solculuktur, liberalizmdir, reformculuktur, parlamentoculuktur, darbeciliktir, çeşitli siyasal yönelimlerle düzenin savunulmasıdır, yasalcılıktır.”
THKO, Deniz Gezmiş'in liderliğini yaptığı örgüt: Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu.
12 Mart darbesinin hemen ardından yürütülen THKO Davası'nda 24 kişi yargılanıyordu. Yukarıda alıntısı yaptığımız ağır eleştiriler bu davada yargılananlardan Mustafa Yalçıner'e ait.
Yalçıner kim peki? Bugünkü Emeğin Partisi'nin (EMEP) liderlerinden. Yani THKO Davası'nda yargılananların, Deniz'lerin idamının ardından oluşturduğu örgütlenmeyi gelenek olarak benimseyen partinin liderlerinden.
EMEP'liler, Deniz'lerin mirasçısı olduklarını iddia eder.
Her sene 6 Mayıs'ta Deniz anmaları düzenlerler.
Gazeteleri her sene 6 Mayıs'ta Deniz Gezmiş posteri verir.
Tabii Deniz'in telif hakkı yok. İsteyen anabilir. Engel yok.
Ancak Deniz'i ananların asgari düzeyde Deniz'in takipçisi olmaları gerekir.
Halbuki görüldüğü üzere Deniz'in mirasçısı olduğunu iddia edenler Deniz ve THKO hakkında yukarıdaki değerlendirmelere sahip: “Düzen içi solculuk,” “Liberalizm,” “Reformculuk ve parlamentarizm,” “Darbecilik”...
İşin daha da ilginci, tüm bu eleştirilerin nerede yayınlandığı. 1991 yılında EMEP çevresinin yayınevlerinden Akyüz Yayınları THKO Davası Savunma'yı yayınlar. Tabii EMEP geleneği Deniz'lerin Atatürkçülüğünden ve Ulusal Bağımsızlıkçı Sosyalizm anlayışından çoktan kopmuştur. PKK kuyrukçusu bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Bu nedenle Deniz'lerin savunmasını olduğu gibi yayınlamaya vicdanları elvermez ve yukarıda alıntıladığımız ağır eleştirilerle birlikte yayınlarlar. EMEP çevresinin liderlerinden Yalçıner, Deniz'lerin “hata”larını yazdığı önsözde aklı sıra bir bir sıralar.
Deniz'lerin mirasçısı olduğunu iddia edenlerin düştüğü durumu bir bakın.
Bugün Deniz'in mirasçısı olduğunu iddia edenler Deniz'i değil PKK'yı takip ediyor. Bu nedenle Deniz'in mirasçısı olduğunu iddia eden EMEP çevresi, Deniz'i en çok eleştiren çevre de oluyor komik bir şekilde. Çünkü Kürtçülüklerini ve Atatürkçülükten ve Ulusal Bağımsızlıkçı Sosyalizm anlayışından kopuşlarını başka türlü açıklayamazlar.

EMEP, Deniz'in Atatürkçülüğünü hata olarak görüyor
Bakın Yalçıner eleştirilerini nasıl devam ettiriyor:
“THKO'ya millici yaklaşım damgasını vurmuştur. Bu ‘Misakı Milli sınırları' anlayışından Milli Demokratik Devrim'in ‘gayri milli güçlerle milli güçler arasında bir çatışma' olarak anlaşılmasına, ‘asker-sivil aydın zümre'nin millici ve devrimci sınıf güçleri sayılmasından özel teşebbüs karşısında devletçiliğin (millileştirmelerin) savunulmasına, reformcu içerikli bir at değiştirme hareketi olan 27 Mayıs darbesine sahip çıkılmasından 61 Anayasası'nın savunulmasına ve hatta THKO'nun bu anayasayı ve devleti dejenere etmek isteyen DP devamcısı AP hükümetine karşı anayasa savunucusu olarak ortaya çıktığının ileri sürülmesine kadar belirgin bir şekilde görülebilir.”
Şimdi sormak gerekiyor. THKO'yu bu şekilde eleştiren birisi kendisini THKO'nun mirasçısı olarak nasıl görebilir?
Okumaya devam edelim:
“THKO özellikle Amerikan emperyalizmi ve onunla yakınlık içinde olan hükümetler karşıtlığını esas almış, Kemalist milli devletin bağımsızlığından verilen tavizleri suçlama konusu yapmakla ve milli devletin savunulmasıyla sınırlanmıştır. Aynı yaklaşımla sorun, “Türkiye'nin kalkınması” sorunu olarak konmuş, sosyalist değil, “milli kalkınmacı” tutum THKO'nun ideolojik-siyasal yaklaşımını özsel olarak belirlemiştir.”
Tabii Yalçıner'in THKO eleştirileri temel olarak Kemalizm meselesiyle ilgilidir:
“THKO pratikte burjuvaziden kopuş yoluna girerken ideolojik-siyasal tutum ve yaklaşımlarda henüz kopuşa gidemez. Bu, belgelerde görüleceği üzere, önce Kemalizm karşısındaki tavırda yansır. Kurtuluş Savaşı, burjuvazi önderliğinde bir burjuva milli devrim olarak ele alınmaz. Bu savaşın işçi-köylü-subay-aydın ittifakına dayandığı, burjuvazi ve esnafın dışta ve büyük ölçüde karşıda durduğu değerlendirmesi yapılır. Kesintiye uğrayan 1. Milli Kurtuluş Savaşı'nın 2. bir Milli Kurtuluş Savaşıyla tamamlanması öngörülür. Milli bir devrim önerilir. ‘Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedik”, “kavgamız bağımsızlık kavgasıdır' sözlerine kitapta sıkça rastlayacaksınız.”
Deniz ölene kadar Atatürkçülükten vazgeçmedi
Mustafa Yalçıner'in burada eleştirdiği aslında Deniz'in kendisidir. Çünkü Deniz her şeyden önce Atatürkçüdür. Ve Yalçıner'in çabası Deniz'in bu Atatürkçü yönünü gözden saklamak ve bir hata olarak ortaya koyarak EMEP çevresinin bugün geldiği noktayı aklamaktır.
Nitekim, Yalçıner'in bu eleştirel önsözünün yer aldığı Savunma, kitapçılarda uzun süre kalmadı. İstedikleri kadar eleştirsinler, Deniz'i merak edenlerin, Atatürkçü Deniz gerçeğiyle karşılaştıklarını gördüler ve kitap ortadan kayboldu.
Bir daha da THKO Savunma yayınlanmadı. Unutturulmaya çalışıldı. Ta ki birkaç yıl önce İleri Yayınları Deniz'in Savunma'sını yayınlayana kadar.
Bu açık bir sansürdü. Üstelik kendi çevrelerinin kurucusu olduğunu söyledikleri Deniz'e sansür! Tabii yalnızca Deniz'in savunması değil, mücadelesi boyunca yazdıkları, savundukları da sansür edildi. Deniz'i öğrenmek isteyen devrimci genç kuşaklardan saklandı. Örneğin Deniz'in babasına yazdığı bir mektup da TÜRKSOLU'nun çabaları sayesinde tekrar gün ışığına çıktı.
Halbuki bu gizli bir mektup değildi. Cumhuriyet gazetesinde Cemil Gezmiş'in oğluna hitaben yazdığı mektuba cevaben yayınlanmış bir açık mektuptu. Yine Cumhuriyet'te yayınlanmıştı:
“Baba, sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.
Baba biz Türkiye'nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.
Düşün baba, bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.”
Görüldüğü gibi Deniz Atatürkçü olduğunu vurgulamakla yetinmemekte, bütün devrimciliğini Atatürkçü geleneğe dayandırmaktadır. Yalçıner'lerin eleştirdiği 2. Kurtuluş Savaşçısı olmak Deniz'in övünerek savunduğu bir şeydir.
Örneğin Deniz savunmasında şöyle der:
“Kurtuluş Savaşı, Türkiye halkının emperyalizme ve onun emrindeki dahili güçlere karşı verdiği bir direnme savaşıdır.
Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu paylaşma ihtirasıyla yanan emperyalist ülkelere karşı, insanlık tarihinin verdiği kutsal direnme mücadelelerinin ilkidir. Kurtuluş Savaşı, ezilen uluslar adına Türkiye halkının emperyalizme ilk ve güçlü şamarıdır.”
Dolayısıyla Deniz'in Atatürkçülük kavrayışı çok doğru bir zemindedir. Deniz'e göre Atatürk yalnızca Türkiye'nin değil emperyalizme karşı direnmek isteyen bütün ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde yerini almıştır. Yani Atatürk bütün ezilenler için bir Ulusal Kurtuluş bayrağıdır. Emperyalizme indirilmiş ilk şamardır.
Deniz kaderini Atatürk'le buluşturuyor
Deniz'ler kendilerini Atatürk'le o kadar bağdaştırır ki, mücadelelerini Atatürk'ün Samsun'a çıkışına benzetir:
“19 Mayıs 1919, saldırgan emperyalistlere ve onların emrindeki iç düşmana karşı, Mustafa Kemal önderliğinde, Türk halkını örgütlemek için Kurtuluş Savaşının politik anlamda başlangıcıdır. 19 Mayıs 1919, emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır. 19 Mayıs 1919, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi için Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, halkın silahlı gücü ve öncüsü olarak harekete geçişidir.”
Ve Deniz'ler kendilerini yargılayan 12 Mart faşist darbesinin mahkemelerini Mustafa Kemal hakkında ölüm fermanı hazırlayanlara benzetir:
“Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı'nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı'nı yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı'na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.”
Görüldüğü üzere Deniz solculuğunu ve devrimciliğini Atatürk'ten aldığını vurgulamakta, yaptıklarını Atatürk'ün Samsun'a ayak basmasına benzetmekte, hatta kendilerini yargılayan faşist savcı ve yargıçları da Mustafa Kemal'i yargılayanlara benzetmektedir.
Üstelik bunlar Deniz'in mahkemede savunmakla yetindiği görüşleri değildir. Deniz tüm mücadele yaşamı boyunca Atatürkçülükle devrimciliği ve milliyetçilikle sosyalizmi birleştirmiştir.
Tek yazısı olan “Gençlik ve Antiemperyalist Kavgası”nda 19 Kasım 1968 tarihli Türk Solu gazetesinde şöyle der:
“Devimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizme karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir. O en iyi biçimde karar veren ve uygulayandır. O boş gecelerini değil, boylu boyunca ömrünü bu kavgaya verendir. Yaşasın Bağımsızlık Savaşı veren dünya halkları! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!”
Görüldüğü üzere Deniz temel mücadelesini bağımsızlık olarak ortaya koymaktadır.
1968 yılında ise devrimci gençler “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler. En önde yürüyen elinde Türk bayrağıyla Deniz'dir. Ve yürüyüş çağrısında da şu vurgu yer almaktadır:
“Büyük Türk Milleti!
Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam bağımsız geçekten demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım!”
Dev-Genç: “Gerçek milliyetçi biziz”
Deniz Gezmiş başta olmak üzere 68 Gençliği milliyetçiliği de elden bırakmamamaktadır. Bugün 68'in mirasçısı olduğunu iddia edenlerin Kürtçülüğünün aksine o dönem 68 Gençliği Türk milliyetçisidir. Deniz'in elinde Türk bayrağıyla yaptığı yürüyüş tek örnek değildir. 68'in bütün eylemlerinde en önde her zaman bir Türk bayrağı yer alır.
Bu konuda Doğan Avcıoğlu da önemli bir göstergedir. Gerek Avcıoğlu'nun çıkardığı Yön ve Devrim dergileri, gerekse Türkiye'nin Düzeni isimli kitabı, o dönem 68 gençliğinin Atatürkçülüğü ve sosyalizmi öğrendiği temel kaynaklardır. Ve bu kaynaklarda Atatürkçülük, milliyetçilik ve Sosyalizm bir Ulusal Sol sentez etrafında bir arada değerlendirilir. Nitekim Avcıoğlu'nun o dönem yazdığı yazılar İleri Yayınları tarafından “Atatürkçülük, Milliyetçilik, Sosyalizm” ismiyle derlenerek kitap halinde yayınlanmıştır.
68'in Türk milliyetçiliğine nasıl sahip çıktığının bir başka ilginç örneğini daha verelim. MHP'liler üniversiteye baskın düzenler. Çıkan çatışmanın ardından MHP'liler değil, saldırıya uğrayan Deniz'ler tutuklanır. Dev-Genç olayları yayınladığı şu bildiriyle kınar:
“Deniz Gezmiş haksız yere tutuklanmıştır. Çünkü, son üniversite olaylarında savunma durumunda olan devrimci, gerçek milliyetçi öğrencilerden sekiz kişi sanık olarak Adliyeye verildiği halde saldırganlardan eli tabancalı, beli bıçaklı hiç kimse yoktur. Biz Mustafa Kemal gençliği olarak Amerikan emperyalizmini ve onların çömezlerini Türkiye'den atıncaya kadar savaşa devam edeceğiz. Bu uğurda tevkif değil, hepimiz öleceğiz.”
Görüldüğü gibi Dev-Genç kendisini Mustafa Kemal gençliği olarak tanımlamakta “gerçek milliyetçi öğrenciler biziz” demektedir.
Mahir Çayan: Kemalizm soldur
Atatürkçülük yalnızca Deniz'lere özgü bir tavır değildir. 68 Gençlik hareketinin tümü istisnasız Atatürkçüdür. Bütün eylemlerde Atatürk resimleri ve Türk bayrakları taşınır. Dağıtılan bildiriler ve atılan sloganlar hep Atatürkçüdür.
Yalçıner'lerin Deniz'lere yönelttiği eleştiri, yani “sosyalizm mücadelesini sadece millicilik ve bağımsızlık mücadelesiyle sınırlı tutma anlayışı,” bütün 68'e mal olmuştur.
Ve bu bir hata değildir. Aksine 68 Gençlik Hareketinin halkla buluşabilmesinin ve bunca kitleselleşmesinin temel nedeni Atatürkçü-Milliyetçi-Sosyalist sentezi doğru ele almasıdır.
Unutturulmaya çalışılan bir metni daha gün ışığına çıkararak yazımızı bitirelim.
Bilindiği gibi Mahir Çayan 68'in önde gelen liderlerindendir. Mahir'in kurduğu örgüt THKP-C'dir. THKP-C'yi ve Mahir'i gelenek olarak kabul eden pek çok örgütlenme olmuştur. Bunların bir kısmı yasal, bir kısmı ise yasadışıdır.
Örneğin ÖDP. Mahir'in mirasçısı olduğunu iddia eder. Türkiye'de pek çok marjinal terör örgütü de aynı iddiadadır. Tüm bu yasal ve yasadışı örgütlerin tümünün ortak noktası ya PKK kuyrukçusu ya da en az PKK kadar Kürtçü olmalarıdır.
Halbuki mirasçısı olduklarını iddia ettikleri Mahir Çayan hiç de Kürtçü değildir. O da en az Deniz kadar Atatürkçü, Deniz kadar Ulusal Kurtuluşçudur. Hatta Mahir, bütün Kürtçü örgütlenmelere başından itibaren karşı çıkmıştır. Mahir'lerin solculuk anlayışlarını görmek için THKP-C Savunma incelenebilir.
Tabii bu inceleme çok kolay olmayacaktır. Çünkü, Mahir'lerin savunması aynen Deniz'lerinki gibi hasıraltı edilmiştir!
Burada Mahir'den uzun alıntılar almayacağız. Mahir'in Kemalizm hakkındaki şu görüşlerini aktarmakla yetineceğiz. İşte Kemalizmi Türkiye'de “faşizm”in ideolojisi olduğunu iddia eden PKK kuyrukçusu örgütlere Mahir'in yanıtı:
“Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizmi, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden Kemalizm soldur, milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.”
Bu yazı Mahir'in temel görüşlerini yansıtan, THKP-C'nin programı niteliğindeki “Kesintisiz Devrim” yazı dizisinden alınmadır. Mahir'in yazılarının tümü incelendiğinde Kemalizm üzerine benzer görüşlere rastlanacaktır.
Nerede Atatürk düşmanı ve Kürtçü ÖDP'ler, yasadışı terör örgütleri... Nerede Kemalizmi sol olarak tanımlayan Mahir!
Deniz'in mirasçısı olmak O'nun çizgisini devam ettirmektir
Mirasçılık siyasette akrabalık ilişkisine benzemez.
Bir dönem Deniz'in mücadele arkadaşı olmak, Deniz'le beraber hapis yatmış olmak, bugün de O'nun mirasçısı olunduğu anlamına gelmez.
Deniz'in mirasçısı olmak için Deniz gibi düşünmek, Deniz gibi yapmak gerekir.
Peki Deniz'in gerçek mirasçısı kim olabilir?
Bu, Atatürkçülüğü tavizsiz bir şekilde savunmakla mümkündür.
Atatürkçülüğü Deniz gibi Ulusal Kurtuluşçulukla birleştirmek ve devrimci Atatürkçülüğü savunmakla mümkündür.
Atatürkçü olmayan Deniz'in mirasçcısı olamaz.
Atatürk'ü eleştirerek daha solcu olduğunu düşünen ise Deniz'in değil PKK'nın takipçisi olur.
Deniz'in mirasçısının kim olduğunu Deniz'in bir fotoğrafı aslında çok güzel özetliyor. Deniz'in gazete okurken çekilmiş tek bir fotoğrafı vardır.
Hangi gazete dersiniz?
TÜRKSOLU!
Deniz'in tek bir yazısı vardır. Hangi gazetede yayınlandı dersiniz?
TÜRKSOLU!
Peki bugün Deniz gibi solculuğun da devrimciliğin de kaynağını Atatürk'te arayan, Mahir gibi Kemalizmi sol olarak tanımlayan, kendisini Dev-Genç bildirgesinde olduğu gibi “gerçek milliyetçi” olarak tanımlayan kim var peki?
TÜRKSOLU!
68'de dağıtılan bildirileri, Deniz'lerin savunmasını, Deniz'in konuşmalarını ve yazılarını gün ışığına kim çıkarıyor dersiniz?
TÜRKSOLU! Öyleyse, 68'in mirasçısı kim dersiniz?



Deniz’in mirasçısı olduğunu iddia eden EMEP çevresi “THKO Davası Savunma”yı Akyüz Yayınları’ndan çıkardı. Ancak Deniz’lerin Atatürkçü ve tam bağımsızlıkçı sosyalizm anlayışı EMEP’lileri rahatsız etmiş olmalı ki, “Savunma”nın önsözünde Deniz’lere şu ağır eleştirileri getirdiler:
“THKO’nun geçmişi düzen eklentisi solculuktur, liberalizmdir, reformculuktur, parlamentoculuktur, darbeciliktir, çeşitli siyasal yönelimlerle düzenin savunulmasıdır, yasalcılıktır.” Ancak bu ağır eleştiriler de yeterli olmadı ve insanların Deniz Gezmiş gerçeğiyle yüz yüze gelmesini engellemek için kitap yayından kaldırıldı. Bu Deniz’e yönelik açık bir sansürdü. Deniz’lerin Savunması ancak yıllar sonra İleri Yayınları sayesinde gün ışığına çıktı.
 
30.06.08, 19:02   #18



İnan Kahramanoğlu 68: Kemalizm’in bağrından çıkan sosyalist hareket


Türk solu cuntacı değil, Kuvayı Milliyecidir
68 olaylarının üzerinden geçen 40 yıla rağmen Türk solunun yön arayışı hâlâ devam ediyor. 68 tartışması da bu nedenle bitmek bir yana daha da alevleniyor.
Bunda belki de en çok Türkiye'de artık Cumhuriyeti yıkma noktasına gelen bir Kürt-İslamcı faşizmin toplumu ve devleti faşist bir kuşatmaya almasının etkisi var.
Böyle bir ortamda kurtarıcı olarak sol bir alternatif arayışının geç de olsa ortaya çıkması da son derece normal karşılanmalı.
Türkiye yönünü doğal ve zorunlu olarak yeniden sola çevirmektedir. 68 tartışmasını ve taraflarını da bu mücadele ve yön arayışı çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.
Bu açıdan bakıldığında da 68 tartışmasının sadece sol çevrelerde değil bundan daha fazla sağcı ve Şeriatçı çevreler tarafından gündeme getirilmesi de yine son derece normal bir durum olmaktadır.
Ama asıl ilginç olan Deniz Gezmiş liderliğindeki Devrimci Gençlik hareketini ve 68 kuşağını bugüne kadar devlete isyan eden bir grup anarşist ve maceracı olarak gösteren sağcı çevrelerin 40 yıl sonra birden söylem değiştirip Deniz'leri ve onların şahsında Türk Solunu cuntacılıkla itham etmeleridir.
Bu tür bir saldırı aslında tarihsel bir analizden ziyade yeni döneme ilişkin bir takım hesaplar içermektedir.
Özellikle TÜRKSOLU'nun ortaya çıkışı bu tür bir saldırı kampanyasının başlamasında etkili olmuştur. Deniz Gezmiş ve Atatürk'ün yeniden yan yana getirilmesi ve Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist tüm kesimlerin Türkiye'nin bağımsızlığı doğrultusunda Atatürkçülük bayrağı altında toplanması çabası bunların korkulu rüyasıdır. Saldırmaları da bundandır.
Ancak Deniz'leri ve DEV-GENÇ hareketini cuntacılıkla suçlamanın “çamur at izi kalsın”dan öteye gitmesi mümkün değildir. Deniz'lerin yargılandığı sıkıyönetim mahkemelerinde bile kendilerine bu tür bir suçlamada bulunulmamıştır. Bir banka soygunu ve birkaç Amerikalı askerin kaçırılmasını bile Anayasal düzeni bozmak olarak gösteren bir mahkemenin bu tür bir cunta arayışına dair en ufak bir kanıt bulsa bunun üzerine gideceği kesindir. Ancak mahkeme sürecinde bırakın bu tür bir suçlamayı bu yönlü bir tahkikat dahi yapılmış değildir.
Devrimci Gençlik açıkça kendisini Kuvayı Milliyeci ve İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak tarif etmiş ve gerçekleştirilecek devrimde Türk Ordusu'nu da ilerici bir unsur olarak devrimci saflarda tanımlamıştır. DEV-GENÇ'liler ne bugünkü sözde solcular gibi Ordu düşmanlığı yapmış ne de cunta peşinde koşmuştur. Üniversite işgallerinden başlayan ve işçi grevlerinden köylü direnişlerine kadar tüm Türkiye'ye yayılan bir eylemlilik içinde halka gitmiş ve çözümü de halk örgütlenmesinde aramışlardır.
Deniz'lerin asılma sebebi de esasen budur. Sol, DEV-GENÇ'lilerle birlikte Atatürk'ten sonra ilk defa doğrudan halk içinde güç kazanmakta ve ezilen kitleleri ayaklandırma yolunda önemli adımlar atmaktadır.
Bu noktadan itibaren sola amansız tuzaklar kurulmuş ve her türlü şiddet ve terör de dahil olmak üzere, gelişen Ordu-gençlik-halk ittifakını yok etmek için her yol denenmiştir.
Deniz Gezmiş, o dönemde Ordu-gençlik ittifakını eleştirenlere şöyle yanıt vermektedir: “İşbirlikçiler, Amerika'ya sempati beslediklerini gizlemiyorlar. Biz neden Mustafa Kemal'in ordusuna sempati beslediğimizi gizleyelim.”(Deniz Gezmiş-Savunma, İleri Yayınları)
Bu döneme damgasını vuran “Ordu-Gençlik el ele Demokratik devrime” sloganı da bu çizginin kısa bir özetidir.
Ancak bugün Türk Ordusu'na karşı çıkıp, Amerikan ordusunun gönüllü askerliğine soyunanlar bu çizgiyi elbette anlayamazlar.
DEV-GENÇ: Cumhuriyet'le yetişen İkinci Kurtuluş savaşçıları
Bu tür bir kavrayışa ulaşmak içinse Türkiye'de 68 kuşağını yaratan somut koşuların gerçekçi bir analizine ihtiyaç vardır. Bugüne kadar yapıldığını söylemek mümkün değildir.
Türkiye'de 68 çoğunlukla Nisan-Mayıs 1968'de Fransa'da başlayan ve iki yıl kadar süren gençlik ayaklanmasının bir yansıması olarak ele alınmak istenmiştir.
Böyle olunca da devrimci gençliğin Atatürkçülüğü ve Sosyalizmi birleştiren mücadele çizgisi gerçek anlamda kavranamamıştır.
Ancak yalnızca Avrupa'daki 68 rüzgarının iki yıl içinde saman alevi misali sönüp gitmesine karşın Türkiye'deki 68'in bugün hâlâ tartışılıyor olması bile bu iki hareketin tarihsel kökenleri ve ortaya çıkış nedenleri arasında belirgin bir farklılığa işaret etmektedir.
Türkiye'de 68 dönemini, 27 Mayıs 1960 müdahalesi ile başlayan bir sürecin ileri bir aşaması olarak değerlendirmek gerekmektedir. Turan Emeksiz'in DP diktatörlüğüne karşı gelişen öğrenci olaylarında şehit edilmesi ve aynı süreçte gelişen halk direnişi, ardından gelen askeri müdahale ve bu müdahalenin ürünü olan 1961 Anayasası'nın yarattığı özgürlükler ortamında gelişen bir harekettir 68.
Dolayısıyla 68 denildiğinde 1960-1971 yılları arasında kalan dönemi ele almak gerekmektedir. 1971 sonrası ise ciddi bir kopuştur. Bu noktadan sonra yeni bir süreç açılmıştır.
27 Mayıs, Kemalist Cumhuriyet'in irtica ve Amerikan emperyalizminin dümen suyuna sokulduğu ve Cumhuriyetin kazanımlarının yok sayıldığı bir dönemde “Atatürkçülüğe dönüş” pasıyla DP diktatörlüğünü alaşağı etmişti.
Ancak 27 Mayıs'ın beklenen sonuca ulaşamamasının toplumsal alanda yeni bir arayışı başlatması kaçınılmazdı. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın başarıya ulaşamayan askeri ihtilal girişimleri bu arayışın bir sonucuydu.
1961'de YÖN dergisinin 1962 yılında ise TİP'in ortaya çıkışı da bu arayışın hâlâ devam ettiğini gösteriyordu.
YÖN dergisi de TİP de, Atatürk'ün ulusal bağımsızlıkçı ve antiemperyalist çizgisinin terk edildiğini ve Türkiye'nin Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçisi olan sağ güçler tarafından sömürgeleştirildiğini tespit etmekteydi.
YÖN ve TİP ile gelişen millici söylem 1968'e gelindiğinde sosyalist gençlik hareketi ile yeni bir aşamaya ulaşmıştır.
Cumhuriyet devriminin ürünü olan ve onun değerleriyle yetişen bir kuşak, Cumhuriyete yönelik tehditlerin farkına varmakta ve Atatürkçülük mücadelesini yeniden yükselmektedir.
27 Mayıs 1960'da başlayan “Atatürkçülüğe dönüş” çağrısı 1968'e gelindiğinde bu kez devrimci gençler tarafından yanıtlanmaktadır. Ancak aradan geçen 30 yılın ardından bu mücadele artık aynı zamanda Sosyalist bir mücadeledir. Atatürk'ün tam bağımsız Türkiye'sine dönüş Atatürkçü ve Sosyalist mücadelenin birleştirilmesiyle verilecektir.
Bu yalnızca Türkiye'nin değil tüm ezilen dünyanın da gerçeğidir; Mustafa Kemal'in 1919'da başlattığı Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri Çağı 60'lara gelindiğinde artık açıkça Sosyalist bir karakter kazanmıştır.
Bu dönemde dünya çapında Che Guevara ve Fidel Castro liderliğindeki Küba Devrimi'nin başarısı, Amerikan emperyalizmine karşı verilen Vietnam Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve bütün Asya ve Afrika'yı saran Ulusal Kurtuluş Savaşları, milliyetçi ve Sosyalist karakterli devrim modelleri ortaya çıkarmaktadır.
Mazlum milletler dünyasının ayağa kalkışı Türkiye'ye de kaçınılmaz olarak yansımaktadır. TİP ve DEV-GENÇ'in giderek artan etkisi, 15-16 Haziran'da ortaya çıkan büyük işçi direnişi, tütün ve fındık mitingleri ile gelişen köylü uyanışı ve yüksek yargıçların bile sokaklara indiği bir eylemlilik Türkiye'yi hızla sola doğru sürüklemektedir.
Devrimci Gençlik de bu süreçte Atatürk devrimlerinin rayından çıkarıldığını tespit etmekte ve yeni bir devrim yoluyla Türkiye'yi yeniden Atatürkçü rotasına oturtmak istemektedir:
“Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı'ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumundadır. Ve Kemalist bir cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır...Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara mal edilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yekvücut olmak zorundadır.” (Devrim gazetesinin Deniz Gezmiş'le yaptığı ropörtaj, Devrim, sayı:10)
Liberal sol: 68'e reddi miras
Bugün Deniz'lerin mirasçısı olduğunu söyleyen pek çok kişi ve örgüt de Deniz'lerin Kemalist çizgisiyle ilgili aynı tespitlerde bulunmakta ama bu çizgiyi sahiplenmektense onu reddetmeyi tercih etmektedirler:
“ Türkiye'de sol hareket esas itibariyle Kemalizm'in içinden çıktı. Sosyalist hareketin o dönem ki liderlerine bakarsanız köken itibariyle CHP'lidir ve Kemalisttir. Kemalizm'in içinden çıktığı için devletçi ve milliyetçiydi. Askeri modernleşmenin önemli bir unsuru sayan fikriyatı barındırıyordu. 27 Mayıs yeni olmuştu ve biz yeni bir 27 Mayıs arayışındaydık”(Oral Çalışlar, Aksiyon, sayı 700).
“Türkiye'deyse 68, Kemalist hareketin bağrından çıkmış bir eylemliliktir. Özelliği budur... 68'de öne çıkan gençlere baktığımızdaysa Deniz Gezmiş dışında DÖB'ün içinde adı anılan kişilerin hiçbiri TİP üyesi değildi. Ankara'dan sonradan gelen biriyle beraber ikisi TİP'e üyeyken, diğerleri TMGT(Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı)'çıydılar. Özetle, yarı CHP'li, yarı cuntalı diyebileceğimiz unsurlardı çoğu. Komünist gelenekten gelip yeni arayışlara yelken açmış falan değillerdi. Ne ölçüde yol alabildilerse, bütün yapabildikleri Kemalizm'den sosyalizme doğru yürümeye çalışmak oldu”(Veysi Sarısözen, Mesele, sayı 17)
Türk solunu açıkça mahkum etme amacı taşıyan bu saldırılar aslında önemli bir gerçeğin de yeniden tartışılmasının önünü açmaktadır. TÜRKSOLU'nun “Deniz'ler ve DEV-GENÇ Kemalistti” tezi bizzat Kemalizm düşmanı bu “solcular” tarafından da doğrulanmaktadır. Böylece taşlar yerli yerine oturmuş olmaktadır.
Ama bunun yanı sıra, bu tür bir saldırı aynı zamanda “özgürlükçü” solun 68'in tüm mirasını da reddetmesidir. Zaten bu isimler artık kendilerini açıkça “liberal,” “AB'ci” ve “özgürlükçü” olarak tarif ederek aslında 68'in tümüyle dışına çıktıklarını da itiraf etmektedirler.
Bu noktada, Atatürkçülük ve sosyalizm mücadelesi veren Deniz'ler mi 68'i temsil etmektedir, yoksa bugün Sosyalizmden liberalizme atlayıp AB emperyalizminin kucağında türbancılık, ABD emperyalizminin kucağında Kürtçülük yapanlar mı? diye sormadan geçemeyeceğiz.
O nedenle bunları ve temsil ettikleri sözde solculuğu 68 hareketinin devamı olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bunlara 71 hareketi demek daha doğru olacaktır.
1971'de Doğu Perinçek ve Aydınlık hareketinin önce DEV-GENÇ sonra da TİP içine soktuğu Kürtçülük virüsü etkilerini 71 sonrasında göstermiş ve 68'in millici, Atatürkçü ve Sosyalist söylemi, yerini Kürtçü ve antiKemalist bir söyleme bırakmıştır.
Perinçek, Kürtçülüğün dışında “Kemalizm burjuva diktatörlüğüdür” tezinin de Türk solu içindeki ilk savunucusudur.
Perinçek hareketinden kopan İbrahim Kaypakkaya ile derinleşen Kemalizmi reddetme anlayışı ise bugüne kadar taşınmış ve bugün PKK kuyrukçusu bir özgürlükçü anlayış olarak ortaya çıkmıştır.
Bu tür bir solun 68'le, Deniz Gezmiş ve DEV-GENÇ'le yan yana getirilmesi ise mümkün değildir. Deniz'lerin mücadelesini sahiplenmek ama onların Atatürkçü çizgisini yok saymak da apaçık bir çelişkidir.
Gerçekten de bu dönemde gençlik Atatürkçü ve sosyalist mücadeleyi bir arada ele almakta ve millici bir çizgi izlemektedir. Deniz Gezmiş savunmasında Devrimci Gençliğin mücadelesini şu sözlerle açıklar: “Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz.”
Bunun da ötesinde Devrimci Gençlik ülke içindeki ayrışmayı da milli ve gayrimilli güçler olarak tarif etmektedir. Bu ayrım içinde Türkiye'nin Atatürkçü, solcu ve Sosyalist güçleri milli güçler olurken sağcı, ülkücü ve Şeriatçı kesimler işbirlikçi ve gayrimilli unsurlardır.
DEV-GENÇliler dağıttıkları bildirilerde de kendilerinden “gerçek milliyetçi öğrenciler” olarak bahsetmekte ve üniversitelerde yerli malı haftası ve bağımsızlık haftası gibi milli içerikli etkinliklerde bulunmaktadırlar.
Doğan Avcıoğlu da YÖN'de bu gerçeği “gerçek milliyetçiler sosyalistlerdir” şeklinde tanımlamaktadır.
68'den geriye kalan: Türk ve sol
Devrimci Gençlik hareketi kendisini doğrudan doğruya Kemalizmin takipçisi ve koruyucusu olarak görmekteydi. O döneme ait neredeyse tüm belgelerde de bu gerçeklik açıkça görülmektedir.
68 döneminin en ünlü fotoğraflarından birisi “Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”dür. En önde elinde büyük bir Türk bayrağı ile Deniz Gezmiş vardır. Aslında tek başına bu fotoğraf bile 68'in ne olduğunu göstermeye yeterlidir.
Ancak aradan geçen 40 yıldan sonra bugün Türk bayrağı ve Mustafa Kemal portrelerinin bırakın bir mücadele bayrağı olarak en önde taşınmasını, kendisini solcu-sosyalist olarak tarif eden pek çok kesim Türk bayrağından öcü gibi kaçmakta, Atatürk'ün adını duymaya bile tahammül edememektedir.
Türk bayrağı ve Mustafa Kemal posterleriyle yürüyen DEV-GENÇ'lilerden bayrak ve Atatürk düşmanı solculuğa varan bu dönüşüm aslında solun yaşadığı kimlik krizinin de en somut göstergesidir.
Denizler'in 1967'de çıkarmaya başladığı Türk Solu dergisi o dönemin en etkili yayın organlarından birisidir. Ancak 67'den 71'e gelindiğinde sola sızan Kürtçü akımlar Türk solu içinde de yeni bir dönemin kapılarını aralamaktadır. Türk Solu dergisi de artık Türkiye Solu olarak yayınlanmaktadır. “Türk Solu”ndan “Türkiye Solu”na giden süreç sol içindeki savrulmanın da ilk habercisidir.
Bu noktadan itibaren hem sol içindeki Kürtçü çevrelerin etkisi, hem de CIA kaynaklı operasyonlar solu büyük bir tuzağın içine çekmiştir. CIA eğitimli ülkücü komandoların gençliğe yönelik terör eylemleri, TİP kongrelerinin basılması ve TİP'li milletvekillerinin Meclis'te saldırılara maruz kalması, sendikaların sağcı terör yoluyla sindirilmesi ve Komünizmle Mücadele Derneklerinin kışkırtıcı faaliyetleri birleştiğinde ABD'nin 12 Mart planı için ortam hazır hale getirilmiştir.
12 Mart'la gerçekleşen balyoz operasyonu ile birlikte solu tasfiye operasyonunun ilk aşaması hayata geçirilmiştir. 12 Eylül ise 12 Mart'tan kalan ne varsa ortadan kaldırmış ve Türk solu yok olma aşamasına kadar getirilmiştir.
Deniz'lerden 33 yıl sonra yayın hayatına başlayan TÜRKSOLU ise DEV-GENÇ'in yeniden dirilişidir.
Deniz'lerin çıkarttığı gazetenin yeniden yayınlanması, solun 68'de ortaya çıkan bağımsızlıkçı çizgisine yeniden oturtulmasıdır.
TÜRKSOLU, hem Deniz'lerin mirasını gerçek anlamda kavrayan ve yansıtan Atatürkçü ve Sosyalist kimliğiyle, hem de 71 sonrası dönemde ortaya çıkan temel yanlışları tespit eden ve bu yanlışlarla mücadele eden bir hareket olarak Türkiye'yi yeniden gerçek solculukla buluşturmak için yola koyulmaktadır.
Atatürkçülük ve Sosyalizm mücadelesi Deniz'lerden 40 yıl sonra kaldığı yerden devam ediyor. TÜRKSOLU bunun için var!
 
30.06.08, 19:03   #19

Ali Özsoy19 Mayıs’ın çağrısı: Devrimcilik
Vatanı savunmak için vatansever olmak yetmez devrimci olmak şarttır

19 Mayıs’ın çağrısı devrimciliktir. Çünkü vatanı savunmak için vatansever olmak yetmez, devrimci olmak şarttır.
30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı ve Türk’ün elinde kalan son vatan toprakları da işgal edilmeye başlandı.
Aradan 6 ay 19 gün geçmesine rağmen bir Kurtuluş Savaşı’nın başlamamasını sizce neye yormalıyız?
Bu soruyu her Türk vatanseverine veya TV önünde Türkiye’de ve dünyada olup bitenlere küfredip duran ortalama Atatürkçülerin hepsine soralım. Hani şu küçümsediğimiz Saddam ve Araplar ABD işgalinin ilk günü bombaları ve silahları patlatmaya başlatmıştı.

Dünyada en akıllıca ve mantıklı şey devrimci olmaktır. Çünkü devrimci için hiçbir kapı kapanmaz. Devletin ve düzenin dar labirentinden çıkan devrimci Mustafa Kemal gibi halkın açtığı binlerce kapının önünde özgürleşir. Damat Ferit’in kabinesinde soysuz bir nazırlığı veya Vahdettin’in kızını gelin seçip Saray’da keyif çatmayı reddeden Mustafa Kemal elbette ki bazı kapıları bir daha hiç açılmamak üzere kapattı. Ama devrimin olanakları kimsenin hayal edemeyeceği bir dünya kuracak kadar boldu.



Sadece Irak değil, dünyanın neresinde bir mazlum, vatanı işgal edildiyse direniş destanına işgal utancıyla aynı gün başlamaz mı?
Kahraman Türk Milleti, 4 yıl önce Çanakkale’de dünyanın en büyük emperyalist filolarını denize gömmüş yiğit millet, niye 6 ay 19 gün boyunca silahlı direnişi başlatmak ve 6 ay 15 gün boyunca ilk kurşunu yakmak için bekledi?
19 Mayıs 1919’a kadar, Türkiye’nin işgalinin sömürgecilik tarihinde çokça rastlanan teslimiyet öykülerine çok benzediğini görüyoruz. İşgalci teğmenden ricacı paşalar, Yunan birliklerini zafer taklarıyla karşılayan eşraf, İstanbul’da din değiştirme öyküleri, Anadolu’da azan azınlıklar ve Türklerin katledilme sahneleri…
19 Mayıs 1919’dan itibaren hikayenin sadece Türkiye için değil, tüm mazlum dünyası için değiştiğini görüyoruz. Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrimciliğinin başlangıç tarihiyle birlikte insanlık yeni bir çağa girdi.
İşgal edilen sömürgeler direniş için yüzyıllarca değil, artık birkaç günlük hazırlık sonunda direnişe geçmeye başladı.
Ancak 6 ay 19 günlük bekleyişi asla es geçemeyiz. Türklüğün tarihinde de böyle bir esaret dönemi oldu. Belki sonunda tüm mazlumlar için bir kurtuluş reçetesi çıktı ortaya ama 6 ay 19 günlük utanç günleri bizler için Kurtuluş Savaşı’nın destanı kadar öğretici olmalıdır.
Alacağımız ders basittir:
Vatanseverliğin ilk şartı devrimciliktir.
Teslimiyeti ilk reddeden: Mustafa Kemal
Mustafa Kemal’in kişisel öyküsü burada belirleyicidir. Kendisine Mondros Ateşkes Antlaşması’nın maddeleri tebliğ edildiğinde, Yıldırım Orduları Komutanı olarak Adana’dadır.
İlk iş olarak antlaşmanın maddelerine itiraz eder. Rauf Orbay İngiliz mareşalden maddelerin kötüye kullanılmayacağına dair erkek sözü almakla meşgulken, Mustafa Kemal antlaşma maddelerinin tek ama tek bir amacı olduğunu hemen görür: İşgal ve topyekûn esaret.
Antlaşmanın reddedilmesini isteyen Mustafa Kemal, uyarılarını İstanbul’da dinleyecek kimsenin kalmadığını anlar. Ardından maddelere uymayacağını iletir. İstanbul’dan ise kendisine sert bir yanıt ve derhal Fransız subaylarıyla işbirliği yapma uyarısı gelir.
Kasım’ın ilk günlerinde yaşanan bu restleşmeye Mustafa Kemal’in yanıtı, İskenderun’a gelecek Fransız subaylarına silahla direneceği yönündedir. İstanbul’dakilerin dili tutulur.
Alelacele Mustafa Kemal görevden alınır. Ancak bu çok kritik ilk saatlerde emrindeki ordunun silahlarını, işgal subayları yerine yerel direniş güçlerine dağıtan Mustafa Kemal aslında direnişin ilk fitilini yakar. Maraş’ın Kahraman, Antep’in Gazi, Urfa’nın Şanlı ve Adana’nın sıfatsız kahraman olmasını sağlayan yerel direniş böylelikle mümkün olur. Şimdi Bağdat’ı, Baas’ın halka dağıttığı on milyon silahı ve işgalin ilk günü başlayan silahlı direnişi hatırlayın. Mustafa Kemal’i acaba bizden daha iyi anlayanlar mı var?



Mandacı ve Mondrosçu vatanseverler ile gemileri yakıp Samsun’a çıkanlar arasındaki fark sadece ve sadece devrimciliktir. Yoksa her iki insan türünün beyin çapı ve zekâ hücrelerinin sayısı biyolojik olarak aynıdır. Ancak devrimcilik zekâyı, aksi aptallığı yükseltir.


Kurtuluş çaresi gemileri yakmaktır
Rauf Orbay gibilerinki aşırı saflık mıdır?
Veya Mustafa Kemal’inki mucizevi bir öngörü müdür? Bu insanın hep geleceği görmesi ve ulusunu tehlikelere karşı hazırlaması peygambervari bir yetenek midir?
Mucizenin kaynağı peygamberlik değildir elbette, devrimciliktir.
Çağdaşlarından bir tek Mustafa Kemal Osmanlı’nın yıkılmaya mahkûm ve köhne bir devlet olduğunu görüyordu. Bu noktadan sonra Devlet-i Aliye-i Osmaniye’yi kurtarmak üzerine kurulu her türlü hal çaresi, aslında vatanı ve ulusu katletmek demekti.
Dolayısıyla mesele, çok az insanın görmeye cesaret edebildiği ama apaçık ortada olan o çelişkide doğru kararı verebilmekti. Ya Osmanlı’yı kurtarmak için saltanatın yanında olmak, ya da Türklüğü ve Türkiye’yi kurtarmak için saltanat ve işgalciler dahil her türlü güce karşı çıkmak.
Eski kafalar eski hal çarelerine takılıp kalmıştı. Çünkü 300 yıldır toprak kaybetmek ama saltanatı kurtarmak bir devlet geleneği olmuştu.
Mustafa Kemal ise milliyetçi ve devrimci bir kafaya sahipti. Devletler yıkılabilirdi ama millet baki kalırdı.
Yıllar sonra Nutuk’ta Atatürk o dönem “işgale karşı düşünülen kurtuluş çarelerini” özetlerken bu çarelerin genellikle yerel direniş ve “hukukun müdafaası” temelinde yenilgiye mahkûm çareler olduğunu belirtmektedir. Hatta kurulan derneklerden birinin adı da “Trabzon Adem-i Merkeziyet” cemiyetidir.
1919 Mayısına kadar İstanbul’da kalan Mustafa Kemal’in aklında ise tek bir düşünce vardır: Yerel ve birbirinden bağlantısız direnişi, tek bir merkezden yönetilen milli bir direniş haline getirmek…
Bunun tek yolu ise saltanata rağmen ulusal egemenliğe dayalı yeni bir devlet ve ordu kurmaktır.
Kısacası zamanının vatanseverleri ile Mustafa Kemal arasındaki fark devrimciliktir.
Mustafa Kemal gemileri yakmak taraftarıdır. Zaten bu devrimciliğin ilk şartıdır. Bu tehlikeyi gören İngilizler ve Vahdettin, Mustafa Kemal’e bakanlık ve hatta Vahdettin’in kızıyla faydalı bir izdivaç önerirler. Mustafa Kemal ise çeyiz olarak Anadolu’da kalan tüm orduların komutanlığını istemektedir. Bu önerilerin hepsini reddeder.
Günümüz “reel politik”çilerine göre ne aptalca bir davranış değil mi? Oysa o günlerde bütün vatanseverlerin gözünü Mustafa Kemal’inki gibi “maceraperest ve çılgınca hırslar(!)” bürümemiştir.
Gerçekten de çok daha aklıselim ve reel politik uzmanı isimler de vardır. Örneğin Rauf Orbay “en iyi ve en tehlikesiz” işgal antlaşmasına imza atarak Mondros’tan dönen bir vatan kahramanıdır!
Halide Edip ise on binleri Sultanahmet’e toplayıp işgale karşı halkın tepkisini mükemmel bir miting ile göstermiştir. Böylelikle Amerikan mandası gibi gerçekten reel politik çerçevesinde en acısız ve kazançlı bir çözümün en ateşli sözcüsü olarak kendine isim yapabilmiştir.
Daha neler neler…
Mustafa Kemal acaba kimilerinin Deniz Gezmiş için dediği gibi bir “maceracı”, “temkinsiz toy bir delikanlı” mıydı? Çağdaşları için muhakkak öyleydi.
Ama bugün Atatürk’e deha deniyor. Çünkü vatanı kurtarmak için vatansever olmak yetmiyordu. Devrimci olmak gerekiyordu.
Devrimcilik insanı dahi yapıyordu. Düzen yandaşlığı ise aptallaştırıyordu.
Atatürk Tek Adam mı oldu, Tek Adam mı kaldı?
Atatürk ve silah arkadaşlarıyla ilgili son bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir. 1919’dan başlayıp 1938’e dek süren Atatürk dönemine neden tek parti dönemi değil de Tek Adam dönemi denir?
Gerçekten de Atatürk Tek Adam’dır. Diğerleri ise silah veya yol arkadaşları. Ve her ciddi sınavda epeyce silah arkadaşının yollarda kaldığı ve Atatürk’ün yine Tek Adam olarak kurtuluş ve devrim kervanını ilerlettiği görülebilir.
Örneğin Mustafa Kemal ile birlikte Anadolu’dan bir direniş hareketi başlatmayı planlayan ekipte ondan çok daha üst rütbede askerler vardır.
Ancak İsmet Paşa dahil kimse O’nunla birlikte Samsun’a çıkmayı seçmez. Hatta İsmet Paşa en sonunda Mustafa Kemal’e bu işlerin beyhude olduğunu belirtir. Çekilip bir çiftlikte emeklilik hayatına başlamayı teklif eder.
Kâzım Karabekir ise zaten Anadolu’da dağıtılmayan tek ordunun başındadır; ancak İstiklâl Savaşı’nı başlatmayı değil, Mustafa Kemal’i beklemeyi seçer.
Çünkü o da Tek Adam’ın boynuna idam fermanını takmasını ve Anafartalar kahramanı olarak milletin önüne geçmesini beklemektedir. Bir ordu komutanıyla kurtarıcı bekleyen köylünün aynı bilinç düzeyinde olduğunu açıkça görüyoruz.
Kısacası Atatürk, Tek Adam olmadı, hep Tek Adam kaldı. Bir millet, o Tek Adam’ın şahsında devrimci kararlılığı, iradeyi ve dehayı gördü ve O’nu yalnız bırakmadı.
Devrimci olmak, tek kalmak pahasına mevziden çekilmemek demektir. “Yürüyün çocuklar biz arkanızdayız” demek değildir.
Kaçımız Kâzım, kaçımız Mustafa Kemal?
Ankara’yı değil İstanbul’u seçmek
Bir kere Samsun’a çıkıldıktan sonra İstiklâl Savaşı’na katılmak kolaydır. Mesele tarihsel saflaşmada doğru yerde yer alabilmek, gerçekten vatansever olmaktır.
Zaten Devrimci Önder vatanı savunacak devrimci örgütü kurmaktadır. En “cahil” köylü ve en okumuş aydın açısından artık mesele bilinç ve vicdan meselesidir.
Ancak bu aşamadan sonra bile kervanı terk edip düşmanın gölgesinde kalmayı seçen bilinçsizler ve vicdansızlar o kadar çok çıktı ki!
Ve ne hikmetse vatan savunması bilinci ve vicdanı konusunda sınavı geçemeyenler genellikle o “cahil” köylüler arasından değil; en okumuş, en münevver insanlar ve en kahraman komutanlar arasından çıktı.
Mustafa Kemal bir kez daha yalnız bırakıldı. Daha Erzurum Kongresi’nde Karabekir ve muhafazakâr cephe, direnişten önce saltanatın muhafazasına kafayı taktılar.
Önce istifa etmiş ve idamlık Mustafa Kemal’in Heyet-i Temsiliye’nin başı olmasına itiraz ettiler. Sonra da Ankara’da yeni bir Millet Meclisi kurulmasına.
Gerekçeleri de çok mantıklıdır. Adı eşkıyaya ve idamlık bir din düşmanına çıkmış Mustafa Kemal, ulusal hareketin tek resmi organının başına geçerse, bu karar hareketi daha başlangıç aşamasında bitirmez mi? Hareketi sıradan bir ayak takımı, Celali isyanı, sergüzeşt hareketine düşürmez mi?
Sonra Anadolu’da meclis toplamak ne demek? Meclis-i Mebusan payitahtta kurulur. Vatanı kurtarmak için en geniş yetkilere ve en geniş desteğe ihtiyaç duyulan şu günlerde İstanbul dışında yeni bir meclis kurmak, yeni bir devlet kurmak ve iç savaşa davetiye çıkarmaktan başka ne olabilir? Bu hangi mantığa sığar?
Ne kadar mantıklı değil mi? Ne kadar reel politik…
Peki ya Mustafa Kemal’in Heyeti Temsiliye’nin başına geçmesine karşı çıkanların kendileri bu göreve aday mı?
Hayır! Doğu Orduları Komutanı kalması, hatta mümkünse ordularına hiç dokunulmaması gereklidir. “Mantık” bunu emreder.
Peki ya İstanbul’da tüm direniş unsurlarını işgalcinin silahının gölgesinde toplayan “mantıklılar”, bu meclisin hemen dağıtılmamasını ve onca vatanseverin tutuklanmamasını nasıl garanti edecekler?
Kim düşünür böyle şeyleri? Payitaht oradadır. Meclis de orada olmalıdır. Çöken bir düzenin mantığı budur.
Mustafa Kemal can havliyle telgraflar çeker. Meclis-i Mebusan azalarını Ankara’ya çağırır. İstanbul’daki tehlikeye dikkat çeker. Kendisine uyan ve Ankara’da kalanların sayısı sıfırdır.
Bu yüzden Tek Adam Ankara’da kalma dehasını, vatansever “saf”lar ise İstanbul’a gitme ve Malta’ya sürülme gafletini gösterir. Elbette ki içlerinden pek çoğu daha sonra Ankara’ya kaçma ve kahramanlıklar yapmaya fırsat bulur. Ancak Mustafa Kemal olmasa kaçacak Ankara’ları da olmayacaktı!
Anadolu’daki köylünün ise zaten İstanbul’a gitme şansı yoktur.
Koltuk ve mevki vatanseverleriyle, Tek Adam’ı yalnız bırakmayan toprak vatanseverleri arasındaki fark budur.
Çünkü onlar daha 1915’te Mustafa Kemal’i “Vatan Kurtarıcısı” bellemiştir. Çünkü onların “değil zincir, gömülecek topraklarından başka kaybedecek” hiçbir şeyi kalmamıştır.
Devrimciliğe karşı eski masallar
Eski masallar kulakları tırmalıyor artık.
“Akıllılar” devrimcilere akıl öğretiyor.
Ama masallarla…
Reel politika dersleri, olgun davranma öğütleri, birleştirici olma taktikleri, önce mevki edinme sonra harekete geçme önerileri…
Meslek ve bilim sahibi olup, devrimcilere destek olmak ve hatta bunu en üstün görev saymak...
Biz salağız ya hiç düşünemiyoruz bunları…
Devrimciler çok sığ insanlar ya, meslek sahibi olup lojistik destek sağlamaktan acizler…
Devrimciler çok fanatik ya, bazı gerçekleri göremiyorlar…
Oysa dünyada en akıllıca ve mantıklı şey devrimci olmaktır. Çünkü devrimci için hiçbir kapı kapanmaz.
Devletin ve düzenin dar labirentinden çıkan devrimci Mustafa Kemal gibi halkın açtığı binlerce kapının önünde özgürleşir.
Damat Ferit’in kabinesinde soysuz bir nazırlığı veya Vahdettin’in kızını gelin seçip Saray’da keyif çatmayı reddeden Mustafa Kemal elbette ki bazı kapıları bir daha hiç açılmamak üzere kapattı. Ama devrimin olanakları kimsenin hayal edemeyeceği bir dünya kuracak kadar boldu.
Devrimcilere akıl verenler genellikle devrim yapmadan vatanı asla kurtaramayacakları basit gerçeğiyle karşı karşıya kalıp, gözlerini kapamayı ve aptalı oynamayı seçen gönüllü cahillerdir.
Bir milyon veya on milyon kişinin ortak aklının on kişilik bir devrimci çekirdeğin üstün aklı karşısında hezimeti buradan kaynaklanır.
Devrimci örgüt bir kere kurulduktan sonra ise örgüte akıl dersi verenlerin durumu, Malta’ya İngiliz teknesiyle sepetlenen Meclis-i Mebusan üyesinin Mustafa Kemal’e akıl öğretmesine benzer herhalde.
Hadi onlar bir hata yaptı, tutuklandı. Bugün düzenin gönüllü kürek mahkûmu olmayı seçenlere ne demeli?
Kesin masalı!
Biraz akıllı olun.
Çok değerli fikirleriniz varsa buyurun örgüte, girin disipline. Sizi dinlemeye hazırız.
Devrimcilik zekâyı, aksi aptallığı yükseltir
Mandacı ve Mondrosçu vatanseverler ile gemileri yakıp Samsun’a çıkanlar arasındaki fark sadece ve sadece devrimciliktir.
Yoksa her iki insan türünün beyin çapı ve zekâ hücrelerinin sayısı biyolojik olarak aynıdır.
Ancak devrimcilik zekâyı, aksi aptallığı yükseltir.
Hayvanlar içgüdüleriyle, insanlar akıllarıyla yaşar.
En ilkel ve hayvani duygu olan korku ve hayatta kalma güdüsünü insan kadar teorileştirmek, akılla meşrulaştırmak ve hayvanlığı en üst aşamaya yükseltmek ancak devrimci olamayan insanlara nasip olur.
Korktuğu için kaçmayan ama kaçtığı için korkan tavşan bacak kaslarını çalıştırır. Söz konusu devrimci vicdan ve bilinçten yoksun insanlar olunca çalışan bacak değil beyin kasları olur.
Oysa bir kez önüne dev gibi bir sorunu koyan ve sorundan korkmayan devrimciler bilir ki, er ya da geç emperyalizmi yenecek, vatanı kurtaracak ve yeni bir düzen kuracak yolu bulacaklardır. Bu yüzden birbirine ve örgütlerine kenetlenirler. Devrimci dayanışma buradan doğar.
Ortalama insan ömrü aşağı yukarı aynı. Alınan araba veya yazlık sayısı bunu değiştirmiyor.
Devrimci de olsan aksi de olsan yaşanacak tek bir ömür var.
Ancak bu ömürden iki farklı öykü yaratmak bizim elimizde.
Ya aklıselim Osmanlı münevveri gibi İstanbul’a, ya da deha Mustafa Kemal gibi Anadolu’ya...
Birinin öyküsü “Kanan-Türk”ün öyküsü...
Diğerininki ise Kahraman Türk’ünki...
Biri 19 Mayıs günü eline kumanda alıp ulusalcı kanal arasın. Diğerlerinin Gençlik ve Devrimcilik Bayramı kutlu olsun!
 
30.06.08, 19:05   #20

Okan İşbecer
68’e ve Deniz’e kim neden saldırıyor?

Deniz Gezmiş ve 68 kuşağı özellikle son dönemde belki de en çok tartışılan konuların başında geliyor. Bunun en önemli sebeplerinden birisi Türkiye’nin içinden geçtiği durum. Kürt-İslam faşizmi olanca ağırlığıyla Türk toplumu üzerinde kendini hissettirirken, bir taraftan da emperyalist Batıya tam teslimiyet noktasına vardı. Türkiye’nin içinden geçtiği bu zorlu süreçte belli isimler ve dönemler yeniden hatırlanmaya başlandı. Bunların başında hiç kuşkusuz tam bağımsız Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal ve Milli Mücadele dönemi gelir. İkinci olarak da Deniz Gezmiş ve 68 kuşağı.

Atatürk ve Deniz Gezmiş, yeniden alanlarda mücadelenin ön saflarında yerlerini alırken, düzen bekçileri de onları yeniden hedef tahtasına oturtmaya başladılar. 1920’lerde Atatürk’e eşkıya diyenlerin devamcıları, 1970’lerde Deniz’leri eli silahlı teröristler olarak göstermeye çalışıyorlardı. Ancak Türk Milleti hiçbir dönemde bu adi propagandaları yemedi ve kendi halkının bağımsızlığı için mücadele eden evlatlarına sırt çevirmedi. Ama o gün Türk devrimcilerine o yakıştırmaları yapanlar ya unutulup gitti ya da tarihin hainler bölümünde yerlerini aldılar.
Özellikle bu yıl, Deniz’lerin idamlarının yıldönümü olan şu günlerde tartışma farklı bir boyut kazanarak ilerliyor. Bir taraftan düzen bekçileri Deniz’ler hakkında ipe sapa gelmez yeni argümanlar ileri sürerken, diğer taraftan TÜRKSOLU’nun tartışmaya katılması ile birlikte ibre düzen bekçilerinden devrimciler yönüne doğru dönmeye başladı.
Tartışmanın tarafları kimler?
Peki, bu tartışmayı yürütenler kim? Başta Aksiyon dergisi ve Zaman gazetesi olmak üzere Fethullahçı medya, Vakit gazetesi, bu dinci medyaya meze olan sözde 68 temsilcileri, komprador solcular, tescilli sağcı Hulki Cevizoğlu ve Yeniçağ ekibi. Diğer tarafta da Deniz’lerin devamcısı olarak bizler yer alıyoruz.
Peki, neden Deniz Gezmiş ve 68 kuşağı? Çünkü Deniz Gezmiş, başta da belirttiğimiz gibi antiemperyalist bir hareket tarafından bayraklaştırıldı ve mücadele saflarında hak ettiği yeri aldı. İkinci olarak özellikle bu yıl Deniz Gezmiş ve 68 kuşağına hiç olmadığı kadar ilgi var. Deniz kitaplarının satışındaki artış sadece bir televizyon dizisinin etkisi ile açıklanamayacak derecede büyük. Özellikle genç kesimde Deniz’e doğru büyük bir yönelim var. Gençlik devrimci olmak istiyor. Düzen bekçilerini de en çok korkutan bu olsa gerek.
Zaten Deniz’i Deniz yapan da bu değil mi? Bir devrimci, ister yaşarken ister ölümünden sonra olsun devrime hizmet ettiği ölçüde yaşar. Bugün Che, dünyanın neresinde olursa olsun bir antiemperyalist gösteride resimleriyle bile devrimcilere güç veriyorsa ölmemiştir. Aynı şey Deniz Gezmiş için de geçerlidir. Yoksa Deniz’in devamcısı olduklarını iddia eden EMEP’liler gibi Deniz’i sahiplenmekten aciz kalırsanız işte o zaman bir devrimciyi öldürmüş olursunuz. İşte bu tartışmada TÜRKSOLU’nun hedef alınmasının sebebi de yukarıda bahsettiğimiz sol gibi yapmamamız. Bugün Deniz’leri açıktan ABD işbirlikçiliği yapan PKK’ya yamamaya çalışan sözde “sol”dan alıp, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Atatürk devrimcisi, sosyalist kimliğiyle ortaya koyan ve mücadele bayrağı olarak yükselten tek hareket TÜRKSOLU’dur. Bu nedenle de tartışmanın, her ne kadar isim verilmese de, asıl muhatabı olarak, Deniz’i ve 68 kuşağını savunmak ve doğruları göstermek de doğal olarak bize düşüyor.




68’de devrimciler Amerikan askerini denize dökerken sağcılar Kraliçe’yi selamlıyordu
Abdullah Gül, İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in ziyareti sırasında bir itirafta bulundu. 18-25 Ekim 1971 tarihleri arasında Türkiye’ye bir kez daha gelen Kraliçe Ayasofya’yı da gezmek ister. O günlerde 21 yaşında olan ve sağcıların örgütü MTTB’nin liderleri arasında bulunan Abdullah Gül, Çemberlitaş’ta Kraliçe’yi selamlayan halkın arasındadır. Hatırlatmak isteriz. Tarih 12 Mart darbesi dönemidir. Devrimci gençler ve aydınlar ya hapiste ya da kaçak durumdadır...



Türkiye’de bir ilk: 68 cuntacıydı tezi
Bu yılki tartışmalara damgasını vuran tez ise 68 kuşağının ve Deniz’lerin cuntacı olduğu tezi oldu. Malum, günümüzde bütün Atatürkçü, milliyetçi çevreleri Ergenekon örgütü ile irtibatlandırıp, darbe tezgâhlamakla suçluyorlar ya, aslında bugünkü Ergenekoncuların öncüsü 68 kuşağı ve Deniz’ler demeye getiriyorlar.
Zaten Aksiyon dergisi bunu açık açık dile getiriyor. “AK Parti’nin 3 Kasım’da iktidara gelmesi ile başlayan süreçte eski günlerini hatırlayarak sokaklara döküldüler. Cumhuriyet mitingleri başta olmak üzere ulusalcıların her eylemine koştu bu kuşak. Başörtüsü karşıtı eylemlerde onlar vardı” diyor.
Gelelim cuntacılık tartışmalarına. Bugüne kadar Deniz’ler veya 68 kuşağı hakkında ortaya atılan suçlamalardan en aptalcası ile karşı karşıyayız. Bunun yanı sıra suçlamalarını kuvvetlendirecek demeçler aldıkları isimleri de görünce ne kadar uçuk bir işle uğraştıkları da ortaya çıkıyor. Görüşlerine başvurdukları o anlı şanlı 68’liler kim derseniz: Oral Çalışlar, Şahin Alpay, Sarp Kuray, Mustafa Yalçıner gibi 68’li olan ama aynı zamanda günümüzde 68 kuşağının yüzkarası olan işbirlikçiler. Tam da; “Bozacının şahidi de şıracı olurmuş” atasözümüzü doğrulayan bir durum. Fethullahçı Aksiyon’un şahidi, Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay oluyor.
Fethullahçıların bu yılki bomba tezlerinin cuntacılık olduğunu söyledik. Bu çevreye göre 68 olayları 9 Martçıların darbeye ortam hazırlanması için gençliği kışkırtmasından başka bir şey değil. Deniz’ler de Ordu içindeki iki grubun mücadelesine kurban gitmişler.
Hal böyle olunca da Aksiyon’un topladığı bütün demeçler 68-cunta bağlantısı kurmak üzerine oluyor. Dergiye konuşanlardan Oral Çalışlar’ın dediğine göre solun en büyük hastalığı cuntacılıkla akraba olmasıymış. Çalışlar’a göre “cunta hem 12 Mart hem de 12 Eylül’de solu dövdü, sosyalistleri idam etti. Ama buna rağmen bu ideolojik akrabalık bitmedi. Dolayısıyla esas sorgulanması gereken bu ideolojik ve siyasi akrabalık”mış.
Oral Çalışlar herhalde başka bir 68 kuşağından bahsediyor. Bilenler bilir, Çalışlar eski bir Aydınlıkçıdır. Aydınlıkçılar ise 68 olayları adı verilen olaylarda hemen hemen hiç yoktur. Aslında vardır ama yoktur. Nasıl mı? Şöyle ki, meşhur 6. Filo eyleminde Taksim’den Deniz önderliğinde ilerleyen devrimci gençler, Gümüşsuyu’nda bir barikata rastlar. Barikatı kuran Aydınlıkçılardır ve ölümüne kadar Perinçek’in yanından ayrılmayan Hasan Yalçın, devrimci gençleri itidalli olmaya çağırır. Deniz müdahale eder ve grup Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe devam eder.
Yine meşhur “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleneceği zaman bu Aydınlıkçılar önce provokasyon çıkacağını ileri sürerek eylemden vazgeçilmesini ister. Ancak devrimci gençler kararlıdır. Bunun üzerine eylemin adının değiştirilmesini, yani Mustafa Kemal adının çıkarılmasını ve sadece tam bağımsızlık yürüyüşü yapılmasını ve yürüyüşte Türk bayrağı yerine kızıl bayrak taşınmasını önerirler. Ancak devrimci gençler buna da yanaşmaz ve eylem kararlaştırılan isimle ve Türk bayrağı eşliğinde yapılır. Yani anlayacağınız Oral Çalışlar ve grubu 68’in içinde vardır. Ama bu varlık hep provokasyon amaçlıdır. Tıpkı bugün 68’i ve Deniz’leri anarken nasıl işbirlikçilik yapıyorlarsa o dönem de devrimci gençliği provoke etmek ve bölmek için içlerine girmeye çalışıyorlardı. Ayrıca bir dönem Deniz’le aynı cezaevinde yatmak da adama Deniz’ler adına özeleştiri yapma hakkını vermez. O nedenle herkes haddini bilmelidir.
Bir başka haddini bilmez ise Sarp Kuray’dır. Zaten konu ne zaman TÜRKSOLU olsa Zaman gazetesi ilk olarak onu bulup konuşturur. TÜRKSOLU düşmanlığından başka meziyeti olmayan bu adam; “Biz ciddi bir şekilde Ordu ittifakının içinden geliyoruz. Bu ittifakta yapılmış yanlışlıklar olmak üzere 12 Mart ve 12 Eylül’ün hesabının verilmesi gerektiği fikrindeyim. Ben kendi adıma bu hesabı verdim. Ben illegal hiçbir işin içinde yer almam” diyerek Fethullahçılara çanak tutuyor. Medyayı takip edenler hatırlayacaktır, Mart ayı sonunda verilen bir mahkeme kararıyla “16 Haziran” adlı yasadışı örgütü kurup, 1986-1990 yılları arasında 30’u aşkın adam öldürme ve bombalama gibi eylemlerin talimatını verdiği için müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Nasıl ama, kendisiyle güzel hesaplaşmış değil mi?
Fethullah’ın çanak yalayıcılarından biri de Mustafa Yalçıner. Deniz’in yakın arkadaşı olmakla övünen ama geçtiğimiz sayıdaki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Deniz’lerle ideolojik olarak da, duruş olarak da uzaktan yakından alakası olmayan bu Kürt kuyrukçusu da Aksiyon’a yaptığı değerlendirmede “bugün ulusalcı eylemlerin arkasında bulunanları ‘darbeci geleneğin devamı’ olarak” görüyormuş. PKK kuyrukçusu Yalçıner, aynı zamanda Hatırla Sevgili dizisinin konsept danışmanıdır. Yani adam Deniz’leri reddettikten kırk yıl sonra Deniz’ler üzerinden para kazanan bir ikiyüzlüdür.
Şu da bilinmelidir ki, ne Deniz’lerin iddianamelerinde ne de savunmalarda darbe ya da cuntacılık gibi bir şey yazmamaktadır.
Mümtazer’in ve Ali İhsan’ın zoru
Aksiyon’un hemen ardından ise Mümtaz’er Türköne sazı eline alıyor. 13 Mayıs tarihli “68 Masalı” başlıklı yazısına; “40. yılında, her tarafı sahtelik kokan bir 68 efsanesi inşa ediliyor. Eskilerde kalmış bir modanın, masum bir nostaljinin hatırlanması olsa mesele yok. Kutsanan şey şiddetin kendisi. Öyle bir şiddet ki, içinde her şey var. En başta da Ergenekon’un kırk yıl önceki operasyonları” diye başlıyor Mümtaz’er. “Türkiye’de 68 kuşağı 6. Filo eylemiyle başlar ve 12 Mart’la sona erer” diyen Mümtaz’er, Deniz’lerin adam kaçırma ve banka soyma gibi eylemlerinin arkasında Madanoğlu cuntasının olduğunu iddia ediyor. Güya Deniz’ler de Ordu içindeki bu güç mücadelesinin kurbanı olmuşlar. Ordu içinde iki grup hesaplaşırken bu “kandırılmış” gençler de ziyan olmuş. Böylelikle gözlerimizi yaşatan Mümtaz’er, son cümlesiyle esas demek istediğini dile getiriyor:
“Türkiye’nin 68’lileri, gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi olmayan içi kof bir masaldan ibaret.”
Anlaşıldığı kadarıyla Mümtaz’er’in zoru bu masalda onun gibilerin adının yer almaması. Aslında Deniz’lerin mücadele ettiği dönemi masal değil de destan olarak adlandırmak daha yerinde olacaktır. Gerçekten de 68’li yıllar devrimci mücadelenin destanlaştığı dönemdir. Ancak bu destanda Mümtaz’er gibilerinin adlarına rastlanmaz. Çünkü o dönemde de, 70’lerde de Mümtaz’er’lerin yeri Amerika’nın yanıdır. Mümtaz’er 68’lerde Komünizmle Mücadele Derneği’ni kuran, Amerikan bayrağını öperken çekilmiş fotoğrafıyla meşhur Feti Tevetoğulları’nın devamcısıdır. 68’leri yazar ama 70’leri yazamaz. Çünkü çokça bahsettiği kardeş kavgasının taraflarından biridir. 80’lerden sonra ise dön baba dönelim oynayarak döne döne Kürtçülüğe kadar gelmiştir. O nedenle kendi ismini kendisi bile yazamaz. Araştırın bakın hiçbir yerde ondan ya da onlardan bir tanesinin adını bile bulamazsınız. Çünkü masallarda da destanlarda da köpeklerin adı yazmaz.
Din bezirganları kanadından tartışmaya son olarak Vakit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu katıldı. Karahasanoğlu, 13 Mayıs tarihinde yazdığı “Deniz Gezmiş Olayı Nedir?” başlıklı yazısında Deniz’lerden ve onları savunanlardan hesap sormaya kalkıyor.
“Deniz Gezmiş, eline silah almamış bir yurtsever midir? Devam ediyorum sorularıma, Deniz Gezmiş, bir banka soyguncusu değil midir? Bir soru daha, Deniz Gezmiş’in adam kaçırma eyleminin faili olduğu, uydurma bir iddia mıdır? Bu soruları sorup, cevaplandıracak tek bir Deniz Gezmiş sempatizanı bulamazsınız piyasada” diyor.
Ali İhsan’a hatırlatmak isteriz ki, Deniz’ler senin çocuk tacizcin gibi yediği nanelerin ardından; “Gazozuma ilaç kattılar. O nedenle hiçbirşey hatırlamıyorum” gibi kargaları güldürecek bahanelerin arkasına sığınmadılar. Deniz’ler sizin öncülleriniz gibi 6. Filo’ya da tapınmadılar.
Deniz’ler sizin gibi bir gün Siyonizm düşmanı, öbür gün başbakanınız Olmert’le görüşürken İsrail yanlısı olmadılar. Deniz’ler adam kaçırdı diye Amerikan askerlerine üzülüyorsun... Irak’ta öldürülen Amerikan askerlerine “Tabut” diye sevinen senin gazeten değil mi? Şimdi biz soralım Ali İhsan; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
Bilimsel Taha’dan rivayetler
Kervana son olarak Milliyet’in fikirsiz köşe yazarı Taha katıldı. O da sanki anlaşmışlar gibi 13 Mayıs tarihinde yazdığı “Deniz Gezmiş Efsanesi” başlıklı yazısında Deniz’leri karalarken isim vermeden TÜRKSOLU’nu hedef gösteriyor. Deniz’leri “Atatürkçü göstermeye çalışanlara karşı” Deniz’in idam edilirken “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sloganını attığı rivayetinden yola çıkan Taha; “Atatürkçülük bu mu?” diye masumane(?) bir soru soruyor.
Peki şimdi biz Taha’ya bir soru soralım. Varsayalım ki Deniz gerçekten bu sloganı atmıştır. Sen niye bunu eleştiriyorsun ki? Eğer Atatürkçülük gerçekten böyle bir şeyse senin kitaplaştırdığın Atatürkçülüğe uyuyor. Ama Taha’nın hedefi Deniz değil TÜRKSOLU.
Taha, Deniz’in bu sloganı attığını nerde duymuş ya da okumuş bilmiyoruz. Ne Savunma’sında ne dönemin bildirilerinde ne de Deniz’in konuşmalarında ve demeçlerinde böyle bir şey geçmiyor. Ama Taha, Hasan Cemal yerine başka kaynaklara bakacak olursa oralarda devrimci gençlerin “Biz Atatürk gençliği…” diye başlayan bildirilerine rastlayacaktır. Öyle çokça kitap karıştırmasına gerek de yok. Dönemin resimlerine bakarsa, çünkü yazılanlardan pek anlamıyor, döviz ve pankartlardaki Atatürk vurgusunu görecektir.
Yazılarında sürekli olarak metodolojiden, bilimsellikten dem vuran Taha’ya bir tavsiyemiz de Deniz’in Savunma’sını okumasıdır. Okuduğunda görecektir ki, Deniz; “Bir topluma ulus diyebilmek için, o toplumda hangi özellikler bulunması gerekmektedir?” diye sormakta ve o özelliklerin “dil birliği” ile “toprak birliği” olduğunu söylemektedir. Bu da Taha’nın dillendirdiği PKK propagandasının tamamen tersidir.
Sonrasında ise sözü TÜRKSOLU’na getiren Taha ağzındaki baklayı çıkarıyor; “Milli Mücadele’yi çarpıtarak onu Mao, Che ve Ho Chi Minh’le bütünleştiren büyü bugün bile hâlâ kalpaklı Mustafa Kemal ile Deniz Gezmiş’i ve Che’yi yan yana koyuyorlar!” demiş. El insaf yani Taha! “Bizler ikinci Kurtuluş Savaşçılarıyız” diyen Deniz Gezmiş değil mi? Atatürk’ün yanına Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın mı resmini koyacaktık?
68 onurlu bir kuşaktır
Yazı boyunca yaptığımız alıntılar sadece bir hafta içerisinde medyadaki Amerikancıların Deniz’ler ve 68 kuşağı hakkında yaptıkları dezenformasyonun boyutunu ortaya koyuyor. Bütün bu tartışmaların ve karalamaların merkezinde ise TÜRKSOLU bulunuyor. Çünkü Deniz’lerden kırk yıl sonra Atatürkçülükle devrimciliği, milliyetçilikle sosyalizmi birleştiren bir toplumsal harekettir TÜRKSOLU. Düzenin ve bekçilerinin esas korkusu bundandır. Bu öyle bir korkudur ki, bizi karalamak için onurlu bir kuşağı ve onun önde gelen temsilcilerini en olmadık biçimde suçlamaktan çekinmezler.
Aslında ellerinde tutunacakları tek bir dal yoktur. Ha babam; “Bunlar cunta uzantılarıydı, bunlar teröristti” mavalını okur dururlar. Ama yeri gelince PKK’yı savunmaktan çekinmezler.
Evet, gerçekten de 68 kuşağı, doğruları ve yanlışları ile birlikte değerlendirildiğinde onurlu bir kuşaktır. Devrimci fedakârlığın ve devrimci dayanışmanın en yüksek olduğu dönemdir. Atatürkçü, devrimci gençlerin emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı canları pahasına, karşılıksız mücadele verdikleri dönemin adıdır 68. Deniz’ler ise bu onurlu kuşağın simgeleridir. Devrimciliğin ve Ulusal Kurtuluşçuluğun simgeleridir. Ve Deniz, Atatürk’ten sonra antiemperyalizm bayrağını en çok yükselttiği için bizler de doğal olarak Atatürk’ün resminin yanına Deniz’in resmini koyuyoruz.


Deniz’lerin mücadele ettiği dönemi masal değil de destan olarak adlandırmak daha yerinde olacaktır. Gerçekten de 68’li yıllar devrimci mücadelenin destanlaştığı dönemdir. Ancak bu destanda Mümtaz’er gibilerinin adlarına rastlanmaz. Çünkü o dönemde de, 70’lerde de Mümtaz’er’lerin yeri Amerika’nın yanıdır. Mümtaz’er 68’lerde Komünizmle Mücadele Derneği’ni kuran, Amerikan bayrağını öperken çekilmiş fotoğrafıyla meşhur Feti Tevetoğulları’nın devamcısıdır.



Ali İhsan’a hatırlatmak isteriz ki, Deniz’ler senin çocuk tacizcin gibi yediği nanelerin ardından; “Gazozuma ilaç kattılar. O nedenle hiçbir şey hatırlamıyorum” gibi kargaları güldürecek bahanelerin arkasına sığınmadılar. Deniz’ler sizin öncülleriniz gibi 6. Filo’ya da tapınmadılar. Deniz’ler sizin gibi bir gün Siyonizm düşmanı, öbür gün başbakanınız Olmert’le görüşürken İsrail yanlısı olmadılar. Deniz’ler adam kaçırdı diye Amerikan askerlerine üzülüyorsun... Irak’ta öldürülen Amerikan askerlerine “Tabut” diye sevinen senin gazeten değil mi? Bu neperhiz bu ne lahana turşusu?


Taha Akyol ise isim vermeden TÜRKSOLU’nu hedef gösteriyor. Deniz’leri “Atatürkçü göstermeye çalışanlara karşı” Deniz’in idam edilirken “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sloganını attığı rivayetinden yola çıkan Taha; “Atatürkçülük bu mu?” diye masumane(?) bir soru soruyor. Taha, Deniz’in bu sloganı attığını nerde duymuş ya da okumuş bilmiyoruz. Ne Savunma’sında ne dönemin bildirilerinde ne de Deniz’in konuşmalarında ve demeçlerinde böyle bir şey geçmiyor. Ama Taha, Hasan Cemal yerine başka kaynaklara bakacak olursa oralarda devrimci gençlerin “Biz Atatürk gençliği…” diye başlayan bildirilerine rastlayacaktır.


Mustafa Yalçıner Aksiyon’a yaptığı değerlendirmede “bugün ulusalcı eylemlerin arkasında bulunanları ‘darbeci geleneğin devamı’ olarak” görüyormuş. PKK kuyrukçusu Yalçıner, aynı zamanda Hatırla Sevgili dizisinin konsept danışmanıdır. Yani adam Deniz’leri reddettikten kırk yıl sonra Deniz’ler üzerinden para kazanan bir ikiyüzlüdür. Şu da bilinmelidir ki, ne Deniz’lerin iddianamelerinde ne de savunmalarda darbe ya da cuntacılık gibi bir şey yazmamaktadır.
 
Cevap Yaz



Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Deniz Gezmiş Denizlerin Türküsü cicozz Albüm Tanıtımları ve Kapakları 0 03.08.08 08:39
Liseli öğrenciler Deniz Gezmiş hayranı RSS Haber Güncel Haberler 0 06.05.08 23:40
Deniz Gezmiş ve arkadaşları anıldı RSS Haber Güncel Haberler 1 06.05.08 18:47
Deniz Gezmiş modası başladı melankolik16 Güncel Haberler 5 13.04.08 15:47
DeNiZ GeZMiŞ melankolik16 Atıl Forum 19 13.03.08 15:13



Forum Zaman Ayarları GMT +2 olarak ayarlanmıştır.
Şu Anki Saat: 21:13 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2